Nazif Kurucu Kimdir?
Nazif kurucu Yalvaç'ta doğmuş, ilk öğrenimini Akşehir Gazi İlkokulu, Şarkikaraağaç İlkokulu ve Yalvaç Gazipaşa ilkokullunda tamamlamıştır. Yalvaç tarihi orta okulunda iki yıl okuyup, üçüncü sınıfı ve liseyi Denizli'de parasız yatılı okumuş ve birincilikle bitirmiştir.
Mülkiye'yi birincilikle kazanan Kurucu, Hukuk Fakültesi'nden de diploma almıştır.
Isparta Maiyet memurluğu, Atabey (Şimdi İlçe) ve Anamas(Şimdi AKSU İlçesi) nahiye müdürlüğü; Gelendost, Bucak (Burdur) ve Keçiborlu kaymakam vekilliği; Çameli ve Çay kaymakamlığı görevinde bulunmuştur. İstifa edip Akşehir'de avukatlık yaparken milletvekili seçilmiştir.

     Öğrenciliğinden başlayarak "Yalvaç Postası", "Muş", "Halkçı Akşehir", "Akşehir Halkın Sesi", "İleri Yunak"; Ankara'da ise "Halkçı" ve "Büyük Ankara" gazetelerini yayınlamıştır. Ankara, İstanbul ve diğer yerlerdeki gazetelerde 1951'den beri yazıları yayınlanmaktadır.
 
Kitaplarım
   
 

İstanbul Bakırköyde çıkan Ekrem ÜNAL'ın yayınladıgı BELDEMİZ Dergisinden
 


ESKİ ANKARA ÇOK DAHA GÜZELDİ
Ortaokul ve Liseyi Denizli'de parasız yatılı okuyup fen şubesini birincilikle bitirdim. Aynı zamanda matematik öğretmenimiz olan okul müdürü İzmirliydi. Bana Fransızca fen kitapları getirirdi; amacı fen derslerinde ilerletip mühendis olmamı sağlamaktı. 1949'da aldığım diplomanın suretini mahkemede katip olan babam, noter görevini de yapan başkatibe tasdik ettirdi. Dilekçeye ekleyerek İstanbul Teknik Üniversitesine parasız yatılı veya burslu okumak için gönderdik. Gelen yanıtta; "Kaydımın yapıldığı, fakat ancak 3. Sınıfa geçtiğimde parasız yatılı ve burslu olabileceğim" yazılıydı. Değil iki yıl İstanbul'da okumak, oraya gitmek için bile paramız yoktu. Beni Konya yoluyla Ankara'da sağlık memurları okulunda memur olan dayımın yanına gönderdiler. Orada kalıp ders çalışarak sınava hazırlandım. Dayımla İncesu'daki bir kahvede buluşan Yalvaçlı hemşerilerin yanına gidiyorduk. Yalnızca Yalvaç'tan değil, köylerinden gelenler de orada toplanıyor; birbirine gecekondu yapmak veya iş bulmak için akıl verip yardım ediyorlardı. Birbirinin evlerine de konuk gidiyor; gecekondu yapanlara yer bulup zabıtanın görmezden gelmesini ayarlıyorlardı. Bugün düşünülemeyecek bir yardımlaşma içindeydiler. Onlar Mülkiye sınavına girmemi öğütlediler. Sınavda birici olmuşum; Fransızca puanım Galatasaray lisesinden gelenlerin çoğundan yüksekmiş. Tatil günleri izinliydik. Cebeci'den Beşevler'e gidip gelen troleybüs vardı. Ulus'a yürüyerek gider; methedilen bir film varsa ucuz bilet alırdık. Milli Kütüphane yapılmıştı; orayı kuran genel müdür okuduğumuz kitaplara bakar, akıl verirdi. Büyük sinemanın bileti pahalı gelirdi. Tüm Yenişehir; iki ve üç katlı çok güzel binalarla doluydu. Trafik sıkışıklığı yoktu; caddeler pek genişti. Kütüphaneden çıkıp Cebeci'ye yöneldiğimde bisikletli bir genç, karşıya geçen bayana yol verip saygıyla bekledi. Centilmenlik ve kibarlık çok modaydı. Dolmuşlar minibüs değildi; güzel otomobiller dolmuş yapardı. Ölümlü trafik kazası, hiç olmazdı.
Ankara'nın çok temiz dereleri vardı. Kavaklıdere Dikmen Deresi, Hoşdere, Çubuk Çayı, Hatip Çayı, İncesu Deresi temiz ve coşkulu akarlardı. Birleşerek Atatürk Orman Çiftliğinin yanından geçerken; Eskişehir'in bugün pek ünlenen Porsuk Çayından daha güzel ve çok temiz, coşkun nehir oluşurdu. Şimdi o dereler yerin altına hapsedilip üstleri yol oldu. Bazılarının üstüne apartmanlar bile kondu . "1950'lerde taşarak yüzlerce evi yıkan ve birçok ölümlere yol açan; İncesu deresi, yeniden aynı isyanı çıkarırsa kaç binayı yıkıp kaç bin kişiyi öldürür" korkusu var içimde. Bazı geceler bu yüzden uykum kaçar. Çok katlı yapılar yoktu.
1965'te Milletvekili olarak geldikten sonra tanıştığım Ankara'nın yakın köylüleri, "Kızılay binası yapıldığında, methini duyarak babalarının seyretmeye geldiklerini" anlattılar. En büyük yapı oydu. Keşke, Yenişehir'deki iki üç katlı güzel binalar yıkılıp önce beş-sonra sekiz- sonra on bir ve daha çok kat yapılmasaydılar. Paris'te tarihi binaların hiçbiri yıkılmamış. Savuna bakanlığı kent dışına bir gökdelen yapmış, bütün gökdelenler Defans denen o bölgede! Çok katlı yapılara biz de eski güzel Ankara'nın dışında bir yer ayırsaydık! Yazık oldu. Seçimi yitirip avukatlıkla uğraştığımda bile, Başkent bugünkü kadar sıkışık ve bunaltıcı değildi. Eşimle bakliyat vs. almak için Kale'ye giderdik; oradaki esnaflar acayip ucuzcu ve saygılıydı. Kale'de hiçbir gecekondu yoktu. İş hukuku doktorası yapan ve on binlerce sendikalı işçinin 12 saat olan mesaisini sekiz saate indirerek ün ve para kazanan kardeşim, Ayrancı'da bir arsa alıp, beni ortak etti; birkaç bağ kütüğü vardı; iki salkım üzüm bulup yedik. Çevrede üç katlı tek bir bina vardı. Tek tük evler yapıldı; kapıcılar ekmek, ve süt almak için Sakarya caddesine giderlerdi.
Zenginler Keçiören'de otururlarmış, bir kez gittik; bağlık bahçelikti, Bornova'ya benziyordu. Bugün Ankara'nın hatta ülkemizin güzel mesire yeri olma yolunda ilerleyip nam salan Gölbaşı köyü, pek tenhaydı. Göl her kış donardı. Mart sonlarında Haymana'daki bir davaya giderken seyrettim; çılgın delikanlılar külüstür otomobillerini yüksekten donmuş gölün üzerine sürerek yarışıp eğleniyorlardı. Yüreğim ağzıma geldi, hemen yola koyuldum. Telgraf tellerine konan kuşlar prrr sesleri çıkarıp, donarak tele yapışan ayaklarını kurtarmaya çırpınıyorlardı. Dönüşte buzu kırarak avlananlardan balık aldım; Ulus'tan aldıklarımızdan iyi çıktı. Eski Ankara'yı koruyabilseydik; en turistik kentimiz olurdu.
NEWYORKTAKİ SERGİ ANKARAYA GELMİŞ
Ünlü Ressam Nilüfer Tütüncü, Osmanlı Padişahlarının ve bazı şehzadelerin resimlerini ve yalnız kendisinin başarabildiği kuzu derilerine çekilmiş ebru eserlerini; Amerika ve Japonya'dan sonra, Bodrum Kalesinde sergileyip dikkat çekmişti. Bu kez Osmanlı saray kadınlarının portrelerini New York'ta sergiledikten sonra, Ankara'ya getirmiş.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin tam karşısında, Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Birliğinin, duvarları Atatürk resimleriyle donatılmış olan muhteşem bir binası var. Sergi orada! Kısa bir süre kalacağı için, gidip görmenizi öneririm.
Ne yazık ki, Osmanlı Saray kadınlarının hepsi de yabancı kökenliydi. Hiçbirinde bir Yörük kızının saflığı ve doğal güzelliği yoktu. Ressam onları güzelleştirmiş.
Müslümanlığa da geçseler, "Yabancı kökenli saray kadınlarının imparatorluğun çöküşündeki etkisinin" araştırılması gerektiği kanısındayım.
***
Serginin bulunduğu yapının her yerinde; esnaf ve sanatkarların, gittikçe tekelleşen büyük kuruluşlardan ve devleşen AVM lerden sızlanma yazıları var. Türkiye esnaflarıyla sanatkarları, dev şirketlerin ticareti ve üretimi tekellerine geçirmeleri yüzünden çok dertliler. Ankara'da yeniden kurulacak AVM'lerde, elli bin kişiye iş bulunacakmış. O yüzden "elli binden çok daha fazla esnaf ve sanatkar işsiz kalacak" diye yakınıyorlar. Bunu belirten yazılar her yerde görünüyor.
Birçok işkolunun tekellerin eline geçmesi, halkı da perişan ediyor. İstanbul'da saltanat süren o tekel sahipleri; kendilerinden mal ve hizmet alan halkın ve tüketicinin sorunları ve dertleriyle ilgilenmiyor. Onların Ankara ve yurdun her yerine ulaşan mal ve hizmetleri ne kadar eksik ve bozuk da olsa; tüketici bunu o trilyoner patronlara veya görevlilerine ulaşıp söyleyemiyor. Oturduğunuz kentteki şubelerinin telefonuna ulaşabilmek için bile, İstanbul'daki merkezi arayıp; konuşmalar yüklenmiş makine tarafından saatlerce oyalanıyorsunuz. Karşınıza hiçbir zaman bir insan çıkmıyor; makine çalıyor zamanınızı ve uzayan konuşma uğraşına giden paralarınızı! Ma ve hizmetini satın aldığımız şirketin sahibini, bire bir görüp problemleri ve eksikleri kendisine anlatabilmek hiç mümkün değil! Kendisi olmasa bile, bir insan çıkmalı karşımıza veya telefonumuza. Bakkal Mehmet amcayı veya tüccar Hasanı çok arayacağız bu gidişle! Malını satarken saygılı davranan o esnafları ve eski güzel günleri şimdiden çok özledik.

***
AMAN ORMANCI! YAMAN ORMANCI!
KÖYÜMÜZE DÜŞÜRDÜN YOKTAN BİR ACI…

Ülkemizin her konudaki resmi işlemleri ile ilgili görev yapan memurları ve onların dernekleri, sendikaları ve meslek örgütleri var. Bu görevleri üslenen memurlar ve onların kurduğu sendika, kulüp ve dernek gibi örgütler; ülkenin o daldaki varlıkların sahibi ve maliki değildir. MAHKEME KADININ MÜLKÜ MÜ? diye bir deyim vardı. Kadı efendi davaları görmek, haklıyı haksızı ayırmakla yetkili ve görevli! Ama o görevi yaptığı mekanı ve o daldaki yetkiyi, kendi malı gibi kullanamaz." demek istiyordu o atasözü…
Ormanlarımız da, Orman mühendislerinin, müdürlerinin ve memurlarının ve kulüplerinin malı değildir. Mahkeme binalarının ve yetkilerinin yargıçların malı olmadığı gibi; görev alanına giren yetkiler ve eşyalarla yerleri; görevliler kendi malları gibi kullanamazlar. Suistimal edemezler.
Orman alanının veya bitişiğinin, orman memurlarının kulübüne veya sendikasına verilmesi hiç iyi olmamış. Köylünün haykırış ve çırpınışları haklıdır. Yetkili ve görevlilerin halka üstünlük sağlaması dönemi, çoktan son bulmuştur. Orman alanının Orman Spora tahsisi de; Orman Sporun kamu malını bir özel şirkete kiraya vermesi de yasalara aykırıdır. Yetkililer olaya el koymalı! Kamu yetki ve görevleri; keyif ve çıkar için kötüye kullanılmamalı.
AVRUPA VE DÜNYA FUTBOLUNDAN DIŞLANMAYALIM!
Yeni federasyon başkanlığına talip olanlardan birinin, "PUAN SİLME DE YOK! KÜME DÜŞME DE YOK!" dediği haberini televizyondan duyunca; kulaklarıma inanmamıştım. Aynı sözleri gazetede süper büyük puntolarla okuyunca, şaşırdım kaldım. Acaba şike sanıkları bu koltuğa aday olabilirler mi; yoksa sakınca var mı? Bilmiyorum.
Üç veya daha fazla sayıda büyük takımlarının ve taraftarlarının aralarındaki bazen dövüşlü, bazen gizli anlaşmalı dalaverelerini belki sürdürüp gidebiliriz. Fakat UEFA ne yapar, nasıl düşünür; bunu da hesaba katmak lazım! Dünya ve Avrupa futbolundan dışlanarak ötelenmiş olursak; kendin çal kendin oyna gibi Aforoz edilmiş bir duruma düşeriz. Böylesi bir durum yok sayılmış olmak anlamına gelir. Aklımızı başımıza toplayıp, efendiliğe ve spor centilmenliğine zor da olsa dönmemiz gereklidir. Büyük patronlar futbolu kendi üstünlük gösterilerine alet etmekten vazgeçmeliler. Yarışacaklarsa ve gösteri yapacaklarsa; güçlerini ülkenin kalkınıp zenginleşmesine hizmet ederek, yeni yatırımlarla işsizliği önleyerek, dış borçlardan ve cari açıklardan devletimizi kurtararak göstermeliler.
Türkiye Futbol Federasyonunun istifa eden eski başkanının nasıl bir baskı altında olduğunu tam olarak anlayamamışız. Boşalttığı koltuğa istekli olan yirmiden fazla adaydan bazıları; şike yapanların ödüllendirileceği yolunda vaatlerde bulunuyor şimdiden. Anlaşılan o ki; o sandalyeye oturmak için futbolun büyük patronlarına böyle sözler vermek ve öyle haksız ve yakışıksız işler yapmak gerekli ve hatta şart! Bu duruma gelmiş olmamız ne kadar acı…
Son haftalarda yargılamanın yapıldığı yerlerin çevresinde ve dibinde, aşırı öfkeli ve heyecanlı kalabalıklar toplayarak cüretkar gösteriler yapılması; federasyon başkanlarının ve adaylarının nasıl bir baskı ve korku altında olduğunu zaten belli ediyordu.
Büyük patronların, Futbol takımı taraftarlarını motive etmeleri sonucu, çoğu toplumun parasıyla yapılan trilyonluk statların ve koltuklarının nasıl parçalanıp yakıldığını gördük. Böyle bir taraftarlık fanatizminin ve şike yapanların ödüllendirilmesinin, spor ahlakı içinde yeri yoktur.
Yanlış yolda olduğumuz şundan belli ki; büyük takımlar ve hatta bazı yoksul Anadolu takımları, milyon dolarlar ve Euro'lar harcayarak dışarıdan oyuncu satın alıyor. O pahalı adam belki de kasten iyi oynamayınca, gene çok milyonlarca dolar ödeyerek mukaveleyi feshedip gönderiyorlar. Yirmi beş otuz milyon dolara bir yenisi alınıp üç beş ay sonra onun da yüklü tazminatı ödeniyor. Oysa Türk gençleri futbol'da ve diğer sporlarda daha kabiliyetli! Biz burada seksen milyon Türkün içinden büyük oyuncular çıkaramazken; Almanya ve Avrupa'nın diğer ülkelerindeki birkaç milyoncuk Türklerin çocuklarından, dünya çapında büyük kabiliyetler çıkıyor. Biz eğitmeyi ve yetiştirmeyi beceremiyoruz; kolaycıyız. Yabancılar, dürüst kurallar içinde, iyi seçiyorlar iyi eğitiyorlar. Bizim gençlerimizdeki cevheri, ortaya çıkarıyorlar. Artık bir kulübün alabileceği yabancı futbolcu sayısını, bir veya en çok iki ile sınırlandırmamız şart. Hem de yasayla!
Şikelerle ve heyecanlı kalabalıkları tahrik edip her yeri kırıp döktürerek ülkeye katrilyonlarca zarar verdiren ve gösterilerle uğraşan büyük patronlar; paralarıyla enerjilerini gençlerimizin içindeki cevheri keşfetmeye ve onlardan büyük kabiliyetler çıkarmaya harcamalılar!
Son günlerdeki verilen tehditli demeçlere ve tehlikeli gösterilere bakılırsa; büyük patronların ve onların devasa kulüplerinin böyle akılcı ve masum amaçlara yönelmeye niyetleri bulunmadığı anlaşılıyor. Hiç olmazsa yoksul Anadolu kulüpleri çevrelerindeki kabiliyetli gençleri bulmaya ve yetiştirmeye önem vererek; bu yolla hem ülkeye hem de kendilerine yararlı sonuçlar elde etmeliler.
YUNANİSTAN YENİ DÜMENLER PEŞİNDE
Yüzlerce milyar karşılıksız destek ve ondan daha fazla borç aldıkları Avrupa Birliğine, "Kemerleri sıkacaklarına dair" şifahi söz verdiler. Alınmış gerçek bir garanti yok! Fakat Merkozy (Merkel ve Sarkozy) Türkiye karşıtlığının verdiği beyin tutulmasıyla; Avrupa'nın hazinelerini Yunanistan emrine hemen açacaklar. Ayak sürüyormuş ve yazılı garanti istiyormuş gibi görünmeleri "Muhaliflerine ve kendi halklarına koz vermemek ve halkoyu desteğini yitirmemek içindir. Avrupalı kemer sıkıyor. Fakat bize düşman olmak hastalığını bir türlü atlatamayan Sarkozy ve Merkel, Türkiye'ye karşı kullanabilmek için; Yunanistan'ın kemer filan sıkmadan, güçlenip serpilmesini istiyorlar.
Avrupa Birliğine girmeden önce; Yunanistan'ın büyük şehirleri bile perişandı. Bakımsız Anadolu kasabaları gibiydiler. Avrupa, doğusunda kalan diğer ülkelerden çok, Yunanistan'a büyük destekler verdi. Diyelim ki, Macaristan'ı kökenleri Türk olduğu için itip kakıyorlar. Slovakya, Slovenya ve Çek Cumhuriyetine niçin Yunanistan'a gösterdikleri himayeyi esirgiyorlar? Yunanlıların "Makedonya Yunandır" diye bir iddiaları var. Makedonlar Türk kökenli asil bir ulustur. Avrupa Birliği Makedonya'ya da şaşı bakıyor.
A.B. şımartılan üyesi Yunanistan'a büyük paralar akıttı. O desteklerle Yunanlılar kalkındı; kent ve kasabalarını mükemmelleştirip Avrupa şehirlerinden daha bakımlı yaptılar. O desteklerle yetinmediler; yüz milyarlarca Avro da borç taktılar, ağabeylerine... Borçlarının yüzde sekseni silindi. Yüz milyarlarca borca karşılık; şimdi 15 milyar dolar ödeyecek ve yeniden yüz milyarlarca Avro destek alacaklar. Süper zengin ailenin şımartılıp sapıklaştırılan çocuğu gibi; diklenip isyan ediyorlar.
Yunanistan büyük paralar harcayarak Türkiye sınırına tankların geçemeyeceği boylu boyunca derin bir kanal kazdı. Üstelik de, mayınlı tel örgüler çekerek maniayı güçlendirmeye çabalıyor. "Kaçak işçi ve göçmen Avrupa'ya geçmesin!" bahanesiyle tüm bu giderleri Avrupa Birliğinden alacak. Reddetmiş gibi görünmelerine aldanmayalım. O paraları da verecekler.
Yalnız Yunanistan değil, Kıbrıs Rum kesimi bile, İsrail'i arkasına alarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine ve bize karşı bir savaşa girişmek istiyor. Amaçları, denizden saldırmak! Kara savaşını kaybedeceklerini biliyorlar. Yunan deniz kuvvetleri, Türkiye'ye saldırı emri verilmesini sürekli istiyor. Sınıra derin bir kanal kazmalarının amacı, tankların ve kara güçlerinin geçişine imkan vermemek içindir.
Türkiye karşıtı A.B. liderlerinin sıkça tekrarladıkları yalan sözler var: "Yunanistan çökerse veya Euro bölgesinden çıkarılırsa; Euro da çöker, Avrupa Birliği dağılır." diye palavralar uçurup basında ve medyada tekrarlattırıyorlar. Euro kullanmayan ve Euro bölgesinin dışında tutulan birçok Avrupa Birliği üyesi var. Onlar kendi paralarını kullanıyor. Niçin hiçbiri çökmedi? Avrupa Birliği üyesi olmayıp dimdik ayakta duran ülkeler de var. Yunanistan Euro bölgesinden hatta Avrupa Birliğinden çıkarılırsa, kendisi için daha yararlı olur. Bizim gibi kendi başının çaresine bakarak güçlenir. Aklını başına toparlayıp kurtulma olanağı artar. Başta biz olmak üzere Avrupa Birliğine alınmayan ve dimdik ayakta duran Avrupa ülkeleri de çok! Bunları görmek istemeyen Avrupa Birliği, Yunanistan'a destek olmak için karşılıksız paralar basarak; önce Euro'nun itibarını yok edecek. Sonra da kendisi sağılıp gidecek.
Avrupa'nın Yunanistan sevdası, onu bize karşı kullanmak ve saldırtmak alışkanlığının eseridir. Batılıların bize karşı kinleri ve tuzakları bitmez. Viyana kuşatmasının intikamını hiçbir zaman unutmadılar.
Aleyhimizdeki çabalara karşın; bizim de tüm koşularımızla iyi geçinip barış içinde kalkınmamız gerekiyor. En iyi ihracat pazarlarımız, sınır komşularımızdır. Uzak ülkelerin teşviki ve zorlamasıyla komşularımıza düşmanlık politikası üretmeyelim. Komşularla sıfır sorun prensibine geri dönelim. Sömürgeci güçlerin çevremizde çıkardıkları ve çıkaracakları savaşlar, bize ve ekonomimize büyük zararlar veriyor. Onlara alet olmayalım
KIT KAYNAKLARIMIZI DEPREME VERMEYELİM
İstanbul çevresinde yeni fay hatları keşfediliyor; bölge deprem ve belki de tsunami riski altında! Buna rağmen üçüncü boğaz köprüsü ve yeni bir çevre yolu yapmaya kalkışmak akla ve tedbire uygun değil! Bölge yalnızca deprem riski taşımıyor. Katılmaya zorlanacağımız hatta katılmayacağımız bir savaşta en riskli yerimiz, İstanbul ve Marmara bölgesidir. Zaten Başkentin Anadolu ortalarında seçilmesinin bir nedeni de, daha korunaklı olması ve dış tehditlere uzaklığıdır.
*İstanbul trafiğinin ancak yüzde ikisinin Boğaz köprülerinden geçtiği ileri sürülüyor.
*Kesin bir zaruret olmadığı halde, bu kadar pahalı bir yatırıma kalkışmak savurganlık olur; cari açığımızı üç dört katına çıkarır. Ekonomik durumumuzun Avrupa ülkelerinden iyi olduğunu iddia etmek, güzel bir hayal! Hepimiz bu abartıyı söyleyip yazıyoruz. Batıyor dediğimiz Avrupa ülkelerinin hepsinin mali puvanları bizden yüksek! Belki Yunanistan kötü durumda . Fakat Yunanistan'a gittiğimizde yaşam düzeylerinin ve yollarının bizden çok daha iyi olduğunu; geceleri vur patlasın çal oynasın eğlenip gündüz uyuyarak siesta yaptıklarını görüyoruz. Ayrıca başta Fransa olmak üzere tüm Avrupa, Yunanistan'ı bize karşı kullanabilmek için; korkunç mali kaynaklar aktararak destekliyorlar.
*Deniz taşımacılığı en ucuz ve problemsiz bir çözümdür. Denizin ve boğazın altına tüneller, sosisler; üstüne duble köprüler döşeyerek çok kıt olan kaynaklarımızı boşa götürmeyiniz. Yük ve yolcuları Marmara'nın ve boğazın iki yakasına vapurlarla taşımak daha ucuz, hem de garantili. Yabancı şirketlere para kaptırmamış oluruz. O gemiler kendi tersanelerimizde yapılır. İşsizlere iş bulunur, dışarıya borçlanıp yüksek faizler ödemeyiz… Bütçemizin ve mali gücümüzün yetmeyeceği bir uçuk projeye kalkışmak, delilik olur.
*Bu projenin "Çok pahalıya çıkacağını ve maliyetini kurtarmayacağını" dünyanın en büyük şirketleri bile gördü. Japonya'dan Amerika'ya birçokları, yap İşlet Devret modeli için geldiler. Maliyetini kurtarmayacağını görerek; teklif vermeden çekip gittiler. Hayali projenin rantabl olmadığı; kendisini kurtarmayacağı ispat edilmiş oldu.
Bütçe olanaklarımızla akılcı olmadığı, kazanç getirmeyeceği ispat edilmiş olan işi yapmaya kalkmamız; ülkemizle ve insanlarımıza karşı büyük bir haksızlık olur. Oraya ayıracağımız kaynakları, daha akılcı işlere kullanalım. İhmal edilmiş yurt köşelerine can ve kan verelim. Anadolu'ya fabrika ve işletmeler kurup kalkınalım. İşsizlik sona ersin. En büyük adaletsizlik; işsizliktir.
Boğaza çok uzun otoyollar ve üçüncü köprü yapmaya kalkışanlar; Başkentin metrolarına bir kazma bile vurmadılar. Bu pahalı projeden devlet ve millet olarak zararlı çıkarız. Yalnızca o işin yapılacağını önceden öğrenip arazileri kapatanlar çok kazançlı çıkar. Fakat bir de deprem olup yatırımlar boşa giderse, ülkemiz iflasa sürüklenir.
Üçüncü köprünün demiryolu geçişi için de kullanılacağı ve iki katlı olacağı yazılıp söyleniyor. Çok katlı köprülerin çatlama ve kırılma olasılığı birkaç kat daha fazlaymış! Üstelik 3. köprünün ve pahalı yollarının geçeceği alanlar, yeşillik ve doğal yaşam bölgeleridir. Çevrede başka yeşil alan kalmadı. Tüm bunlar hiçe sayılamaz. Üçüncü boğaz köprüsü ve onu besleyecek demir ve karayolları ağından vazgeçilmeli. Rantabl olsa; ayağımıza kadar gelen dünyanın en büyük şirketleri veya onların oluşturacağı birlikler talip olurlardı.
Bu işin değil gerçekleşmesi; hatta kazılara başlanılması bile; İstanbul'a göçü azdırır. Sonunda oradaki nüfusa beş-altı milyon vatandaş daha eklenir! Boşalan kırsallardaki durmuş olan üretim, sıfıra iner! İstanbul'a göçün en büyük zararı, kırsal kesimlerde hayvancılık ve tarımın çökmesi olmuştur. Oysa tarım ve hayvancılıkta üretimi artıramazsak; yakın gelecekte aç kalma tehlikesi ile çöküp gidebiliriz. Dünyanın ve barışın geleceği; gıda üretiminin birkaç kat çoğalmasına bağlı. Biz ise, insanlarımızı Marmara bölgesine göçmek zorunda bırakarak tarım ve hayvancılığa darbe vuruyoruz.
CARİ AÇIĞIMIZ BÜYÜYOR! TASARRUFLARIMIZ KÜÇÜLÜYOR!
Bundan önceki son krizi çözmek için çağırılıp yararlı ve başarılı olduğu söylenen Kemal Derviş; "Sürekli büyüyen cari açığımızı ve ülkemizdeki tasarruf oranının giderek düşmesini, büyük bir mali tehlikenin habercisi" olarak yorumlamış.
TASARRUFLAR NİÇİN DÜŞÜYOR?
1-Ülkemizdeki enflasyon o kadar yüksek ki; bir malı bu yıl almazsanız, gelecek yıl
bedelin iki katına çıkacağını; en azından yüzde elli pahalanacağını, adınız gibi biliyorsunuz. Elinizde para tutmaktansa; ihtiyacınız olan malları alıp depolamanın daha yararlı olacağını düşünüyorsunuz. Böyle yapanların kazançlı çıktığını gören halkımız elinde, bankada veya yastığının altında Türk Lirası tutmaktansa; ihtiyacı olabilecek malları almayı tercih ediyor. Altına ve dövize yöneliyor. TL biriktirme alışkanlığı giderek yok oluyor.
Tasarrufunu bankalara yatıranlar faiz alsalar bile; bir yıl veya altı ay sonra paralarını faiziyle birlikte toplayıp, ihtiyaçları olan bir otomobili almaya kalktıklarında; birikimlerinin yetmediğini görüyorlar. "Keşke paramı bankaya yatıracağıma; geçen yıl o arabayı alsaymışım" diyorlar. Sıfır faiz istendi, fakat banka faizleri enflasyon yüzünden negatife dönüştü. Paralarını faizli bankalara değil de, gelir ortaklığı yaptığını söyleyen sukuk bankalarına yatıranlar ise; daha da zararlı çıkıyor. Böylece para biriktirme ve nakit paraya güvenme duygusu yok oluyor. Bazıları TL yerine yabancı paraları biriktirip yastık altında veya bankalarda tutmaya çalışıyor. Enflasyon ve gizli devalüasyon yüzünden Kendi paramıza olan güven azalıyor. Bankalarımızdaki mevduat artmayınca; yatırımlar yapacak ve iş yeri açarak istihdam yaratacak olanlara kredi veremiyorlar. İşsizlik azalmıyor, artıyor.
CARİ AÇIĞIN BÜYÜKLÜĞÜ, BELİMİZİ BÜKÜYOR
İthalatımız, dışarı satabildiğimiz malların değer olarak iki katına yakın! Bu durum büyük tehlike yaratıyor. Eskiden bolca ürettiğimiz ve dışarılara sattığımız malların çoğunu üretemez olduk. Pamuk ve buğday ihraç ederdik. Sebze ve meyve ihracatçısıydık. Canlı hayvan satardık dışarılara… Artık ihtiyacımız olan malların çoğunu, hatta dinimiz gereği kurban olarak keseceğimiz hayvanları bile dışarıdan satın alıyoruz…
1-Sömürgeci batılı ülkeler, işgal ettikleri memleketleri soyarak zenginleştiler. Kendi üreticilerine büyük destek veriyorlar. Ülkelerindeki tarım ve hayvancılığı modernleştirdiler. Tarım aletleri mükemmel. Sulama olanaklarını kolaylaştırdılar. Çok ucuza üretir oldular.
2-Üstelik o zengin devletler, üretici ve ihracatçılarına akıl almayacak oranda mali destek veriyorlar. Diyelim ki bir ürün on liraya mal edilip bize ihraç ediliyor. O malı üretene, dokuz lira destek veriyorlar. Tarımsal destekleri o kadar abartılı! Avrupa Birliği Yunanistan'daki her zeytin ağacı için yılda elli Avro destek veriyor. Naylon zeytin ağaçları gösterip, onlara da yılda elli dolar destek alıyorlarmış.
3-Biz ise hayvancılığı ve tarımsal üretimi desteklemediğimiz gibi; üreticiyi batıracak adımlar atıyoruz. Zaten mali durumumuz üreticilere yeterli destek vermeye yetmiyor. Paralarımızın çoğu ise, gösteriş yatırımlarına gidiyor. Boğazın ve Marmara'nın altına sosis misali işleyen ve işlemeyip boşa giden üst ve alt geçitlerle üçüncü köprüler yapılıyor. Tüm yatırımlar oraya yoğunlaşınca; Anadolu köylüsü ve çiftçisi, iş bulma olanağı bulunan oralara göçtü. Tarım ve hayvancılığın çökmesinde, iç göçün de büyük etkisi oldu. Kırsal kesimdeki, hatta Anadolu il ve ilçelerindeki vatandaşlarımız, tümüyle İstanbul'a göçtüler.
İstanbul'a ve Marmara bölgesine yığılan yatırımlar yurt düzeyine ve kırsal kesime akılcı bir şekilde yayılsaydı; hem herkesin şikayetçi olduğu iç göçler yaşanmayacaktı. Hem de tarımsal üretimimiz ve hayvancılığımız ileri gidecekti. Yazık ki, böyle akılcı bir değişikliğe yönelme amacı, hemen hiç yok gibi! Dünyanın ve zengin ülkelerin dev şirketlerinin kazançlı bulmayarak teklif bile vermedikleri hayali bir yatırıma; ülkemizin bütün tasarruflarını gömmeye hazırlanıyorlar. O hayale kendini kaptırmış olanları yanlış işlerden caydırmak da mümkün değil! Bu yatırım ve göç yığılması sürerse; Allah göstermesin bir deprem veya saldırı halinde, kayıplarımız bizi ayakta kalamayacak hale düşürebilir.
Devletimiz üretimi ve ithal ikamesini, önemli oranda desteklemeli. Yalnızca devlet değil, il özel idareleri ve belediyeler de üreticilerimizi destekleyerek; ithalatımızın küçülmesini sağlamalılar.
ÖZELLEŞTİRME İCAT OLDU; KALİTE BOZULDU

Özelleştirmelerle belki devlet kesesine para girdi. Bu paralar tümüyle insanlarımızın refahına ve ülkemizin yüksek faizli borçlardan kurtarılmasına kullanıldı mı? Yoksa yandaşlar mı yararlandı; tartışılabilir. Fakat özelleştirilen bütün hizmetlerin kalitesinin bozulduğu ve kat be kat pahalandığı kesindir.

Kırk yıldır oturduğumuz ev, eskimişti. Oğlum yeni yapılan bölgeden daire almış; biz de alıp taşındık. En küçük kızım, internete zar-zor girmeme kıyamıyordu. Telefonu hızlı internet sağlayan şirkete taşımak için bir yerleri cep telefonundan aradı. Ev telefonumuz işlemez oldu. İşlem, haftalar geçtiği halde gerçekleşmedi. Haberleşmemizi cep telefonundan yapmaya başladık. En çok da, o şirketi arıyoruz. Merkezi diğerleri gibi İstanbul'da! Sürekli meşgul! Çıktığı zamanlar ise; saatlerce ilgiliye bağlanamıyoruz. Karşımıza yarım saat sonra çıkan, başka birine bağlıyor; o bağlanan yanıt vermiyor. Yarım saat sonra yanıt verse bile; "Yanlış yeri aradığınızı" söyleyip başka bir numara veriyor. Verdiği Ankara veya İstanbul numarasını aradığımızda, çok uzak bir bölgenin sorumlusu çıkıyor; "Sizin bulunduğunuz yere biz bakmıyoruz!" diye azarlıyor.

Perde alırken de bu rezaleti çekmiştik. Ankara'daki sürüyle mağazalarından biriyle konuşmak için; mutlaka İstanbul'daki şirket merkezini aramak zorundasınız. Orası da sizi kesinlikle ilgisiz bir yere bağlıyor. Haftalarca telefonla boğuştuktan sonra, perdeleri takmak için bir delikanlı gelmişti. Güya şirketin görevlisiymiş; ama yaptığı her iş için bizden para aldı. Her gelişinde malzemeleri eksik getirdiği için gitti, uzun aramalardan sonra geldi. En ufak problem için İstanbul'u arayıp, Ankara'daki onlarca mağazasından birine bağlanabilmek ve bu şirketle ve benzerleriyle cebelleşebilmek uğruna; sürekli kullanmak zorunda kaldığım cep telefonuna on binlerce liralık fatura geldi.

Evi satın aldığımız siteleri yapan ve kendi yan şirketiyle yönettiren şirketin de merkezi İstanbul'da. Onlara ulaşıp konuşmak ise, tümden olanaksız! Buradaki görevlilerin bile burnu havalarda. Önünüze çok sayfalı bir sözleşme kitapçığı koyuyorlar. Birkaç günde bile okunamaz. Hemen imzala! Bankalar da böyle yapıyor; ister para yatır, ister başka bir işlem yap; kitap kalınlığında ince yazılarla dolu bir sözleşme koyuyorlar önünüze. Yapılan hukuk terimiyle fahiş gabindir (Aldatma). İhtilaf halinde bu gibi sözleşmelerin adaletsiz hükümleri; mahkemelerce geçersiz sayılmalı.

Böyle büyük ve zengin şirketlerin gönderdiği elemanlar ise; mağrur davranışlarına hiç uygun değil. Son safhada telefonu veya alarm cihazını bağlamaya, acemi çocukları gönderiyorlar. Ortaokulu bitirmiş-bitirmemiş; 15-18 yaşlar arasında oğlanlar geliyor işi tamamlamak için. Şirket gelişigüzel tutum takındığı için, mutlaka birçok eksiklikler kalmış oluyor. Telefonumuzu interneti de sağlayacak şekilde bağlayacak olan şirket; o çıraklara hurda alet vermiş. O yüzden, iki ay kriz geçirmişiz. İki ay uğraştıktan sonra gelen çocuk, durumu fark etti. Yeni bir aleti şirketten alabilip bağlaması da, yeniden haftalar sürdü.

Perdecinin gönderdiği çırağa, raylara takılacak küçük parçaları vermemişler. Başka bir yerden bulup satın aldım; üç ay geçti; onu gelip takmadılar.

***

Büromda iki telefon vardı. Evi uzak bir yere taşıdığımız için, her gün gitmez oldum. Telefonun birini iptal ettirmeye varıp, sıra numarası aldım. Önümde çok kişi var. Faturalar pahalı geldiği için, birçok kişi iptal kuyruğunda! İki memur; gayet yavaş çalışıyor. Sıra bana yaklaşınca işler durdu. Soranları, "Sistem çöktü!" diye azarlıyorlar. "Sistem kendi sisteminiz; çalıştırın!" demenin hiçbir yararı yok. Ertesi gün tekrar gidilecek.

Özelleştirmeler her bakımdan yanlış ve zararlı oldu! Çok para gelmiş olması gerekir. Fakat nedense borçlarımız azalmadı; tersine arttı.

Bir de sağlık özelleştirilirse; hastaneler yabancı şirketlerin tekeline geçer! O zaman yabancı doktorların eline düşüp, ulusça öyle yanarız ki; tümden yanarız!

AĞAÇLARI KESMEYİN
Ağaçlar Yüce Yaratan'ın dilsiz ağızsız melekleridir. Onlar da canlı varlıklardır; üstelik insan nesline çok yararlıdırlar. Kurumuşsa, ölmüşse kesip cesedini yakıp ısınabilirsiniz. Ama canlı bir ağacı kökünden kesip yok ederseniz; doğa katilisinizdir. "YAŞ KESEN, BAŞ KESER! diye bir deyim var. Canlı ağacı çekinmeden kesen ve kestiren her insan, katil ruhludur. Öyleleri, ellerine fırsat geçse insan kellesi de keserler.
Akşehir'deki büromda odacı Yörük Mehmet Ali vardı; çok saf ve son derece iyi kalpli bir adamdı. Benim gibi Yalvaç'taki Kuru Oğulları sülalesinden olan; fakat küçükken Aydın iline göçen ağabeyleri ile birlikte Ersöz soyadını alan ustam Mehmet Emin Ersöz; "Memed Ali, Nazif çok mu akıllı?" diye sorarmış; o da "He! Yerin altında ne var, bilir!" dermiş. Bir gün karşımızdaki yaşlı ağacı, belediye görevlisi emir aldığı için kesmiş. Memed Ali ertesi gün bana: "Abey, o ağacı kesen herifi, ağacın ruhu boğup öldürdü. Düşümde gördüm." dedi. Gerçekten adamın yatağında ölü bulunduğu haberi duyuldu.
Evliya çelebi, seyahatnamesinde "Ankara'nın Pursaklar köyünden, Konya'ya kadar ormanların içinden gittiğini… Ağaçların yükseklik ve sıklığından, güneşi hiç görmediğini" yazmış. Şimdi ilçe olan Pursaklar(Pür saklar) ismi de; dev ağaçların Timur'un fillerini iyice saklayıp göstermemesi nedeniyle verilmiş oraya. O ormanlar yok artık! Bu yüzden Konya ovasının bazı yerlerinde, Tuz gölü ve Karapınar çevrelerinde çoktan çölleşme başladı.
Londra, Paris, Roma, Viyana ve batılıların tüm şehirleri, Rusya kentleri bile, son derece ağaçlıktır. Hiç kesmemişler, eski yapıları da yıkmamışlar. Meydan ve caddeleri, tarihi binalar ve asırlık ağaçlarla dolu. Biz ise ormanlarımızı ve anıt ağaçlarımızı kesmekten vahşi ve katilce bir zevk alıyoruz adeta! Başkent olalı, bir asrı bile doldurmayan Ankara'daki binalar, belki üçüncü-dördüncü kez toptan yıkılıp daha ruhsuz yenileri yapılıyor. Kızılay ve Yenişehir'de, biz öğrenciyken iki ve üç katlı şahane ve çok güzel binalar vardı. Onlar korunsaydı, ne kadar iyi olurdu. Eski çınarlar ve kavaklar da kesilmeseydi; büyük ihtimalle ülkemizin en çok turist çeken merkezi Ankara olacaktı.
Meclis duvarının dibindeki parkta, çok büyük bir kavak ağacı vardı. Bütün suçu, bahar geldiğinde tohumlarını kendi ürettiği pamuklara sarıp yele vermesiydi. Amacı binlerce, on binlerce daha, kavak ağacı üretmekti anlaşılan. Yüce Tanrı ona; tohumlarını etrafa saçarak dünyayı yeşillendirme görevi vermiş. Bir ay bile sürmeyen kavak pamuğu şenliğine dayanamayan katil ruhlu insanlar, o asırlık ağacı kestirmişler. Üstelik kökünden tekrar sürgünler vererek bulunduğu parkı ve dünyamızı yeşillendirmemesi için; ölüsünün üzerine asitler ve yakıcı nesneler dökerek tümden boğmuşlar. Bunu yapanlara KATİL denmez de ne denir?
Ev, apartman ve gökdelenler dikmek için bir ağacın veya birçok ormanların kesilmesi, soykırımdır. Rant elde etmek için yeni yollar, köprüler ve şehirler kuracaksanız; ağaçları ve doğayı öldürmeden yapın bu marifetinizi.
Üçüncü köprü ve 2B bahanesiyle ormanların ve zaten seyrelmiş ağaçlıkların kesilmesi de, katliam sayılacaktır. Allah göstermesin, bunu yapmaya kalkışanlar; bizim Yörük Mehmet Ali'nin rüyasında gördüğü adam gibi, ansızın öbür dünyaya hesap vermeye gidebilirler.
Hayvanlar ve bitkiler de, ağaçlar ve cansız sandığımız varlıklar da, Yüce Tanrı tarafından yaratılmıştır. Ağaçlar ve tüm bitkiler Allahın (C.C) melekleridir. Onlara saygı göstermek gerekir. Bu gerekliliği en iyi bilenler, Japon kardeşlerimizdir. Onlar doğaya Allahın eseri olarak bakar ve saygı gösterir. Biz de doğaya ve ağaçlara saygılı olalım. Hiç olmazsa katletmeyelim. Üçüncü köprü ve ona bağlanacak yollar için yeşil alanlar yok edilmesin! 2 B rantlarından da, yol yakınken geri dönülmeli! nazifkurucu@hotmail.com

ANKARA KALESİ
Başkente turist çekmek isteniyorsa, bunun merkezi Ankara kalesi olur. Kale ve çevresi en şahane olanaklarla dolu! Ülkemizin turizm merkezi Antalya'dan gelen yeni Valimiz Alaaddin Yüksel işe el atarsa, başarıya ulaşılır. Yerel yönetimlerin beceremeyeceği ve çok fazla turistik olanaklarla dolu olan Ankara'yı turizme açamayacakları; iyice anlaşıldı. Gökdelenleri çevreye yaparak, Yenişehir'deki Atatürk'ten kalan güzel evleri korusalar, şahane olurdu. Tersini yapıp, Anakarayı boğdular. Altındağ belediye başkanından umudum vardı. Yetkisi ve olanakları yeterli değil! Ona güç verilmiyor. Aslında İstanbul için süper şahane ve kimsenin akıl edemeyeceği muhteşem projesi olan Sayın Başbakanın; çok ihmal edilmiş Cumhuriyet başkenti için de, süper projeler gerçekleştirmesini bekliyoruz. Havaalanına metro ile gidilebilmeli. Ankara'ya Paris kadar, Barselona kadar turist çekilebilir. Bu iş devletimizin eliyle olur. Sayın Başbakandan, benim gibi fanilerin akıl erdiremeyeceği bir süper bekliyoruz. Muhakkak bekliyoruz. İşgal altındaki İstanbul'un ve tüm kutsal yurt köşelerinin kurtarılması, düşmanların ulaşamayacağı korunaklı iç bölgede olan Ankara'dan planlanıp başarıldı. Birinci ve ikinci Meclis binalarıyla TBMM'nin, Ankara Palas ile Anıtkabirin burada olması ve kurtuluş mücadelesinin buradan kaynaklanması; önemli değerlerdir. O tarihi değerler bile, turizm için yeterliydi. Üstelik gölleri, denize benzeyen barajları, dağları ve ormanlarıyla Ankara ili, turizmi çoktan hak etmiş durumdaydı. Kızılcahamam ve Beypazarı ilçeleri, iç turizmin önemli merkezleri oldu. Ankara'yı da dış turizm merkezi yapmanın kampanyası başlatılmalı. Çengel Handaki güzel kahvaltılar sunulan RAHMİ KOÇ MÜZESİ ve Çukur Han'ın, aynı aile tarafından DİVAN OTELİ haline getirilmesi, bu parlak hayalin gerçekleşeceği müjdesini veriyor. Rahmetli Vehbi Koç'un dükkanını gördük. Kıl çuvallar, torbalar, urganlar, düven! Bulgur, mercimek gibi kuru gıdalar da satılıyormuş. Düven'in ne olduğunu çoğunuz bilmez. "Düven süren öküzün ağzı boş kalmaz" diye bir atasözümüz vardı. Eskilere sorun anlatsınlar. Vehbi Koç'u yetiştirmiş olması bile, Ankara'ya önem verilmesi için yeterli gerekçedir. O olmasa, ülkemiz sanayileşmekte çok gecikirdi!
Muhteşem kale çok bakımsız; dökülüyor adeta! Eskiden kuru gıdaların toptan satış yerleri oradaydı. Kaledeki tarihi binaları, birçok yoksul vatandaş gecekondu niyetine kapışmışlardı. Kale'nin değeri anlaşılınca, birkaç açıkgöz eski muhteşem konakları yok pahasına satın alıp lokantaya çevirdi. Bunlardan birini karımla kızım gerçek lokanta sanarak oturmuşlar. Oğlum, gelin ve torunlarla çevre sokakları dolaşırken, cep telefonundan bize ulaşıp çağırdılar. Varıp oturduk. Adam adının sonuna bedavadan paşa unvanı eklemiş. Peynirli, kıymalı ve patatesli gözlemelerle ayran ve salata ısmarlandı. İki minik tabağa birer marul yaprağı ile küçük bir domates dilimini minik parçalara bölüp koymuşlar; salatalar bu! Peynirli gözlemede peynir yoktu. Yanmış hamur parçasıydı gelen! Sinirden arka pencerelere manzara bakmaya gittim. Gözlemeci bayan, garsona: "Size peynir yok dedim. Niçin peynirli gözleme siparişi aldınız?" diye çıkışıyordu. O şişirme şeylere, şişirilmiş ve gelmeyen yemekler de eklenmiş bir fatura ödedik. Atpazarına doğru gösterişsiz mekanlarda, daha şahane yemekler ve gözlemeler vardı oysa! Başka lokantanın önünde; emekli ve turizm gönüllüsü bayan tarih öğretmenine rastladık. Açıklamaları çok doyurucuydu. Konağın önünde müşteri toplamak için bekleyen lokanta sahibinin kızı; "Boş şeyler konuşuyorsun, müşterileri engelliyorsun!" diyerek çirkin sözlerle hakaret etti kadıncağıza. İnişli yokuşlu dar sokaklarda mahallenin delikanlıları, teypleri sonuna kadar açıp yıldırım hızıyla araba sürerek caka satıyor. Kaleyi gezenler, ezilmemek için çil yavrusu gibi dağılıp duvarlara yapışıyor. Bu iş böyle yürümez, tüm kaledeki evler ve mekanlar, devlet veya belediye tarafından kamulaştırılıp restore edilmeli. Binlerce yıllık Ankara kalesi, Ahmedin-Mehmedin ve gecekonducularla şaşaalı unvanlar takınan lokantacıların keyfine bırakılamaz!
BALKAN CEPHESİ- HİCAZ CEPHESİ-FİLİSTİN CEPHESİ
Osmanlı İmparatorluğu Balkan cephesinde sıkıştırılırken; bir yandan da Vahabi isyanı için Hicaz'da; üstelik İngilizlerin işgal etmek istediği Filistin'de büyük güçler ve ordular tutmak zorunda bırakılmıştı. Oysa o bölgeye ve insanlarına, Osmanlı çok önem ve değer vermişti. Anadolu'ya yapılmayan yatırımlar, Hicaza, tüm Arabistan'la Filistin'e ve Balkanlara bol-bol yığılmıştı. O insanlar, Anadolu halkından yüzlerce kat üstün tutulmuştu. Osmanlı devleti Türk halkına değil; "SADIK TEBAA" dediği Ermenilere, "NECİP IRK" saydığı Araplara ve EVLADI FATİHANIN da bulunduğu balkan halkına, çok önem vermiş ve Anadolu'ya yaptığı hizmetlerin binlerce katını oralara yığmıştır.
Ne yazık imparatorluğun nimetlerinden en fazla yaralanıp üstün tutulanlar; İngilizlerin ve diğer sömürgeci güçlerin desteğiyle baş kaldırmışlardı. Kendilerini korumaya çalışan Türk askerlerini kalleşçe toplu halde öldürmeyi, arkadan hançerleyip kitleler halinde yok etmeyi, kahramanlık sayıyorlardı. Hak dinimizin yeşerip yayıldığı kutsal topraklara, bütün cephelerden daha fazla asker yığmak zorunda bırakılmıştık. Oraları İngiliz işgalinden koruyabilmek için; tümenler değil birçok ordular göndermişti imparatorluk.
Balkan Cephesinde ölen yüz binlerce askerimizin dışında, on milyonlarca Türk ve başka milletlerden olan Müslüman halk da çeteler ve sömürgeciler tarafından katledildi. Kaçabilen, yaya veya öküz arabasıyla balkanlardan İstanbul'a gelmeye uğraşan milyonlar, yollarda öldü. Bir o kadarı, düşmanla birlik olan diğer unsurlar tarafından katledildiler.
Balkanlaştırma diye bir deyim, dünya sözlüklerine girmiştir. Bir ülkenin insanlarını ırklara, dinlere ve mezheplere bölüp; birbirine kışkırtarak kırılmalarını sağlamak ve oraya el koymak anlamına geliyor. Sömürgeciler, servetlerine ve doğal kaynaklarına el koymak istedikleri bölgelerin insanlarını, Balkanlaştırırlar. Kardeş halkları birbirine kırdırır; sonra da gelip sağ kalanları kendileri kolayca öldürerek, servet ve kaynaklarına el koyarlar. Yakın zamanda bile, Kosova ve Bosna'da yüz binlerce Türk ve diğer soydan Müslüman halk, Avrupalı askerlerin himayesi altındaki Hıristiyan çeteler tarafından soykırıma uğratıldı.
Müşir Fahrettin Paşa'nın İngilizlere karşı, Medine savunmasını okursanız; çok ağlarsınız. Yerli şeyhler ve halkları, İngilizlerle birlik olup kırmıştı askerlerimizi. Eğer Hicaz ve Filistin cephesine o kadar ağırlık verilmeyip güçler Balkanlara kaydırılabilseydi; Balkan Müslümanları ve Türkleri, on milyonlarca zayiat vermeyecekti. Türklerin ve Müslümanların soykırımına mani olmakla kalmayacaktık; balkan halklarının küçük dilimlere bölünerek sömürgeciler tarafından birbirine karşı öldürücü savaşlara girişmesini de engellemiş olacaktık.
Yüce Atatürk bu gerçeği gördü. Arap kardeşlerimizin arkadan hançerlediği askerlerimizden geriye kalanları Anadolu'ya getirip Anavatanda son bir savunma yapmanın olanaklarını araştırdı. Şam'daki Baron oteline maiyeti ile birlikte yerleşerek; Filistin ve Arabistan'ın orasında burasında sağ kalabilmiş kahraman askerlerimizi Anadolu'ya barışçı yollardan getirdi. Rusya'daki ihtilal de, Kafkas savaşlarının sona ermesini sağladı. Bugünkü topraklarımızı bunca zor emekler ve su gibi akan kanlarımızla kurtardık! Elimizde kalanın otuz katı, düşman işgalinden kurtarılamadı. Şimdi oralarda, sömürgecilerin oyuncağı olan birçok devletçikler ve başlarında, halkların mutsuzluğuna aldırmadan düşmanla anlaşarak servet yığan şeyhler ve diktatörler hüküm sürüyor.
Keşke, Hicaz ve Filistin cephelerinde kaybettiğimiz askerlerimizi, Balkanlarda ve hiç olmazsa Anadolu'da tutmuş olabilseydik!
***
Birçok gerçekleri görmezden gelerek, Arap kardeşlerimizin ve dünyayı yutmaya uğraşan emperyalistlerin çıkarlarını, kendi halkımızınken ön planda tutmaya yöneldiğimizde; geçmişteki bu gerçekleri hatırlamamız gerektiğini düşünürüm.

AVRUPA BİRLİĞİ TÜRKİYEYİ ÜYE YAPAMAZ

Böyle bir ihtimali ortadan kaldırmak için, güçlü engeller önceden konmuştur.
Sayın Başbakan, Avrupa Birliğine: “Bizi istiyor musunuz? İstemiyor musunuz? Açıkça söyleyin!” demiş. Sormaya bile gerek yok; istemiyorlar! Veto hakkı gibi, halk oylamasına sunmak gibi öyle engeller koydular ki; Avrupa pişman olup aklı başına gelse bile, üyeliğimiz olanaksız artık!
1-Birliğin patronu durumunda görünen Fransa ve Almanya, “Türkiye’yi üye almayacaklarını” açıkça söylediler zaten. Diyelim ki, onlar fikir değiştirdiler veya Sarkozy
ile Merkel değişti; yerlerine bizden yana düşünen yöneticiler geldi. O zaman bizi üye yapabilirler mi? Hayır olanaksız. Fransa ve Almanya isteseler de bizi üye yapamazlar.
2-Kıbrıs Rum kesimini tam üye yaptılar. Bizi veto etmesini engelleyemezler. Rum ve Yunanlıların her istediğini yapsak; Türk bölgesini Rumlara teslim etsek ve oradaki Türkleri kendilerine köle olarak versek bile; daha öldürücü ve karşılanması olanaksız istekleri olacak.
3-Yunanistan’ın vetosunu da engelleyemezler. Zaten bunları üye yapmalarının nedeni; bizim ileri bir tarihte dahi üye olabilmemizin önünü kesmeyi garantilemek içindir. Kıbrıs’ı teslim alsalar da istekleri bitmez. “Megolo İdea” denen saplantının nerelere kadar uzandığını herkes bilir. Büyük Yunanistan hayali, İzmir ve İstanbul’u da kapsar. Bununla da kalmaz! Ankara yakınlarına kadar yakıp yıkıp, soykırım yaparak gelmediler mi?
4- Megolo İdea hayali, yalnızca onların ideali değildir. Bütün batı dünyası ve Osmanlı devletini yıkan güçler, başta Avrupa olmak üzere bu hayalin peşindedir.
5-Tüm bu engellerin ortadan kalkması olanaksızdır. Diyelim ki asırlar geçti ve balık kavağa çıktı. Avrupa bize buyurun demeye niyetlendi. Üyeliğimiz bahis konusu olunca; halk oylamasına sunacaklar. O ülkelerden herhangi birindeki halk çoğunluğu, bizim üyeliğimiz için oy vermez. Yalnız bizim için değil, Polonya ve Romanya için de, son dönemde üye yapılan Balkan ülkeleri için de çoğunluk sağlanamazdı zaten. Bırakın bunları, bugün birbiri için bile halk oylaması yapılacak olsa; Avrupa ülkelerinin çoğunda, komşuları için bile olumlu oy çoğunluğu sağlanamaz.
Avrupa Birliği, istese de Türkiye’yi üye yapamaz. Bizi üye yapmamak için başlangıçta kendilerini bağladılar. Fransa ve Almanya, “İleride Türkiye’ye olumlu bakan başka yöneticiler çıkarsa bile” bizim üye yapılmamızı engellemek için çok sıkı önlemler almıştır Bunlardan biri halk oylaması, diğeri Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesiminin ayrı-ayrı üye yapılmasıdır. Başka formalite engelleri de konmuştur müktesebatlarına!
Bazı yöneticilerimiz diyorlar ki; “ Hele biraz daha demokratikleşelim; Norveç gibi yaparız. Halkımıza sorarız. Avrupa Birliğine girelim mi, girmeyelim mi? deriz. Halkımız istemezse girmeyiz.” Bu düşünce tutarlı değil. Karşı taraf seni kabul etmedikten sonra, bizim halk oylamasından tümüyle “GİRELİM!” sonucu çıksa bile ne değişir. Gireceğin yer seni almamak için en başından tüm önlemleri aldıysa; nasıl gireceksin?
Bunları bilelim de, ona göre davranalım. Avrupa Birliğinin ve tüm dış çevrelerin bizi zor durumda bırakıp güçsüzleştirme taleplerine boyun eğmeyelim. Coğrafi konumumuz stratejik! İmparatorluğumuzu çökerten güçler, Sevr planlarını uygulayabilmek için durmaksızın çabalamaktalar. Dostmuş, müttefikmiş, hepsi yalan! Komşularımızla iyi geçinelim. Başkalarının savaşlarına bulaşmayalım; yardım da etmeyelim! Müttefikimiz görünenlerin planları için, askerimizi ve paramızı harcamayalım. Kalkınmamıza ve milli bütünlüğümüze önem verelim. Üretimimizi artıralım. İthalatı sınırlandırıp azaltalım. Tarım ve hayvancılığa büyük destekler verelim. Yeniden kendimizi besleyebilecek duruma gelelim. Sıcak dövizle ve ağır dış borçlarla sonsuza kadar yaşamak; intihar etmekle birdir.

YALAVAÇLI HAFIZ MEHMET TEVFİK EFENDİ

İstanbul Merdivenköy Bektaşi tekkesi postnişini olan hazret, Kurtuluş savaşına katkılarından ve silahların Mustafa Kemal güçlerine ulaştırılmasını sağlamasından dolayı İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiş ve tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra da, onun dergahı açık bırakılmıştır. Kurtuluş savaşından önce de ulusalcı harekete büyük yardımları vardı.  Aşırı derecede zeki idi; Kuran-ı Kerimi 8 yaşına gelmeden ezberleyip hafız olmuştu. Yalvaç’taki medreseleri kendisi gibi başarı ile okuyan iki arkadaşı ile, yürüyerek Konya’ya sonra Şam’a ve İskenderiye’ye gitmişler. Oralardaki din eğitimlerini de başarı ile tamamlamışlardı. Arapça ve Farça’yı mükemmel biliyorlar İskenderiye’de Bektaşi tekkesinde barınmışlar. Aşırı softa düşüncelerden orada arınmışlar.    
Osmanlı döneminde
tarikatlar yarı resmi bir hüviyete sahipti. “Meclis-i Meşayih” adlı bir kurul, kimin hangi dereceye yükseleceğine karar verirdi. Bir tarikatın şeyhi olabilmek için en azından diğer birkaç tarikatın eğitimini de tamamlamış olması gerekiyordu. Osmanlı’nın silahlı gücünü büyük çapta Yeniçeriler ve Bektaşi ocakları oluşturduğu için; Fransa bunları kapattırmaya uğraşmış ve 1820’de Bektaşiliği yasaklattırmış.

BAŞKALARININ SAVAŞLARINDAN BİZE NE?

Ülkemize sömürge gözüyle bakan yabancıların çıkarları için; ŞEHİTLER VERMEYELİM! Sömürgeciler ve kendilerini tüm dünyanın sahibi görmek isteyenler; sürekli savaşlar çıkarıyor. Üstelik kendi savaşlarında bizi kullanmayı hakları sanıyorlar. Dünyanın birçok yerinde, müttefiklerimizin isteğiyle görevlendirilmiş askerlerimiz nöbet bekliyor; şehitler veriyor. Afganistan'da, Afrika'da ve onların istediği her yerde!
Yunanistan da, NTO üyesi. Ondan hiç asker istenmiyor. Bizim çocuklarımızın nöbet tuttukları yerlerde; Yunanlı asker yok. Kore'de bine yakın şehit vermiştik. Orada da, hiç Yunan askeri yoktu. Libya işinde, saldırı üssü İzmir idi. Yunanistan ve bilhassa İtalya, Libya'ya bizden çok daha yakındır. Saldırı üssünün onların ülkesinde olması münasipti. Nedense fedai biz yapıldık; petrole başkaları kondu.
İleri ülkeler düzeyine ulaşabilmemiz için; hiçbir savaşa girmememiz şarttır. Gerek içeride gerek dışarıda ve çevremizde çatışmalar ve savaşlar olursa; kalkınmamız ve cari açıklarla borçlardan kurulmamız olanaksızlaşır. Ama asırlardır bizi mahvetmek için uğraşanlar, biraz kendimizi toparlayınca; hemen içimizden birilerini satın alıp, tetikçi olarak kullanıyor. En iyi bakılan, gelirimizin büyük bir kısmını çalışmadan cebine indiren; elektrikten sudan ve her türlü nimetlerden bedava olarak yararlanan kardeşlerimizi kandırarak; isyanlar ve iç çatışmalar çıkarttırıyorlar. Böylece kalkınmamızı engelleyip; ulusal gelirimizi boşa götürüyorlar. Her isyan, kalkışma ve başkaldırı, ülkemizi en az otuz yıl geri götürüyor. Üstelik isyan tahriki yaparak bize vurdukları darbeler; sömürgecileri tatmin de etmiyor. Dünyanın neresini işgal edip doğal kaynaklarına el koymaya niyet ederlerse; bir yolunu bulup oraya asker göndermemizi baskılarla sağlıyorlar. Onların savaşlarına gönüllü katılmazsak; çeşitli tuzaklar ve uluslar arası sistemlerle boğmaya çalışıyorlar bizi. Asırlardır yediğimiz darbelerden bir an sıyrılıp dirilmeye çalışırsak; hemen bir başkaldırı tuzağı örülüyor başımıza! Hiç umut yokken ülkemizi işgalden kurtarıp çağdaş bir cumhuriyete kavuşturan Yüce Atatürk'e çamur atılması ve tartışmalara konu edilmesi bir tesadüf değil; planlı bir ihanet tuzağıdır. İsyan çıkaran ve devletin askerlerini öldürenlere karşı ne yapmak gerekir? "Buyur daha fazla asker öldür! Beğendiğin yurt parçalarını kendine bağlayıp krallığını ilan et!" mi denilmeliydi?! Her devlet, başkaldıran ve silahla saldırana engel olacak her önlemi alır. Silah çekip isyan edeni, silahla bastırır. İngiltere de böyle yaptı; İspanya da! Almanya'da Bader manhof isimli çetenin tüm üyeleri, üstelik cezaevinde tutukluyken öldürüldü. Her devlet isyanları silahla bastırdı. Sömürgeciler ise, işgal ettikleri ülkelerin saf ve silahsız insanlarını av hayvanı gibi, toptan öldürdüler. Hal böyle iken, kendini toparlayıp bölgemizi barış kıtası haline getirmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti'nin gündemine, niçin kanlı ve çamurlu iftiralarla tuzak kuruluyor?
Bir partinin geçmişine düşman isen; niçin o partiden milletvekili oluyorsun? Ya sen; iftiralı kitaplar yazmış böyle birinin adaylığını neden kabul ediyorsun? O görüşlerdeysen, niçin bu partinin genel başkanlığını ele geçirdin?
Türkiye'nin gündemini, Cumhuriyetimiz aleyhine ve zararına doldurmak isteyenleri; halkımız kesinlikle devre dışı bırakacaktır. Bu tuzakları yeniden kuranların ağa babaları, yurdumuzu Yunan işgaline ve İngilizlere peşkeş çekmek istedikleri bir dönemde; düşmanı yenen ve bize birinci sınıf bir devlet armağan eden kahramanlara, hiçbir pislik bulaştırılamaz!

BATI TRAKYA TÜRKLERİ ESİR Mİ?
İSTANBUL RUMLARININ ÜSTÜNLÜKLERİ NEDİR?
Lozan'dan sonra yapılan Mübadelede, Batı Trakya dışındaki Yunan sınırlarında kalan Türkler Anadolu'ya getirildi. İstanbul dışındaki bizim topraklarımızda kalan Rumları da Yunanistan götürdü. (Karaman topraklarında bin yıllardır oturan ve ana dilleri olan Türkçe'yi Yunan alfabesiyle yazan Karaman Türklerini de Rum sanarak gönderdik. Zamanla Yunanlı oldular. Karaman, Karamanlis adını alan Türk kökenli insanlarımız, oraya gönderilip Yunanlı yapıldı. Ayrı bir dert! Mübadele şartlarına göre, Batı Trakya Türkleri orada hangi haklara sahipse; İstanbul'da kalan Rumlar da ancak aynı haklara sahip olacaklardı. Ama fiili durum tam tersi yönde gelişti!
*Buradaki Rumlar, Hıristiyan ülkelerin de baskısıyla korkunç ayrıcalık ve üstünlüklere sahipler. Patrik, yöneticilerimiz tarafından bir imparator gibi üstün tutuluyor.
-Batı Trakya Türkleri ise, orada durmadan itilip kakılıyor
*Kimin Patrik olacağına bizim devletimiz karışmıyor!
-Batı Trakya Türklerinin dini lideri olan Müftüyü, Yunan hükümeti keyfince tayin ediyor.
*Patrik, burada üstün tutuluyor; bağımsız ve güçlü!
-Oradaki Müftü ve Türkler de, Yunan görevlileri ve halkı tarafından horlanıyor. Düşman ve esir gözüyle bakılıyor, oradaki kardeşlerimize.
*Buradaki Rumlar kötü muameleye ve aşağılanmaya uğramıyorlar.
-Oradaki Türkler de resmi işlemlerde, kendi okullarını çalıştırmada, dış ülkelere gidip gelmede kısıtlanıyorlar. Yunanlılardan daha aşağı tutulup baskıya uğratılıyorlar.
YUNAN DEVLETİ VE HALKI TÜRKLERE AĞIR BASKI UYGULUYOR! oranın vatandaşı olan Türkler sürekli itilip kakılıyor. Onlara Türk denilmesi yasaklanıyor! Müslüman Yunanlı deniyor. Bu kötülüklere bir türlü son verilemedi. Devletimizin saygınlığını korumak için; diğer devletlerle ilişkilerimizde karşılıklılık ilkesini, mutlaka uygulamalıyız. Yoksa ikinci-üçüncü sınıf bir devlet muamelesi görmeye gönüllü boyun eğmiş sayılırız… Biz böyle dik durmayınca, insanlarımız horlanıyor.
1-Unvanında Türk kelimesi geçtiği için, İSKEÇE TÜRK BİRLİĞİ KAPATILMIŞ; Yunan Yargıtay'ı yeniden açılmasına izin vermemiş. 2-Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği, 3-Batı Trakya Türk Gençler Birliği, 4-Gümülcine Türk Gençler Birliği ve adında Türk sözcüğü bulunan diğer dernekler ve birlikler, Yunan devleti tarafından kapatılmış. Yunan mahkemeleri ve üst mahkemeleri de, bu haksızlıkları onaylamış. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; Yunan devleti ve yargısının bu haksız kararlarını bozup iptal etse bile; o zalimler Avrupa mahkemesi kararlarının kendilerini bağlamayacağını iddia edip. bildikleri haksızlık ve zulüm yolunda devam ediyorlar.Biz ise, Avrupa mahkemesinin her kararına boyun eğiyoruz. Adında Rum kelimesi geçen hiçbir azınlık kurumunu kapatmıyoruz. Üstelik yöneticilerimiz öyle örgütleri himaye altına alıyorlar. Ortodoks RUM patriği, "Türkiye Cumhuriyetinin kendi din hizmetleri için ödenek ayırmasını ve parasal büyük desteklerde bulunmasını" istiyor. Yunanistan ve bizdeki tutum ve uygulama birbirinin tam tersi! *Adında Rum kelimesi geçen kuruluşlar devletimizden ve yargımızdan himaye görüyorlar. Biz onlar gibi yapalım diyemiyorum. Fakaaat, Yunanistan'daki Türklere baskı devam ederse; Türk adıyla anılmazlarsa, bugünkü aşağılama ve ötelene sürerse… Çözüm, müflis Yunanistan'daki Türklerin, ayrı bir devlet kurması ve tarafımızdan tanınıp korunmasıdır. Buna hakları var. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce; Batı Trakya Türk devleti kurulmuştu. Sömürgeci azgın devletlerin baskısıyla, Lozan'da bu hakları ellerinden alındı. Şimdi yeniden o devlet dirilebilir.

BİR DAMLA PETROL İTHAL ETMEYELİM
Sonsuz elektrik üretebilsek, petrole ihtiyacımız kalmaz! Bunu başarabiliriz. Hiç petrol ithal etmemek belki hayaldir. Fakat amacımız bu olmalı. Borçlu bir ülkeyiz. Amerika da borçlu; ama parası döviz sayılıyor. Dilediği zaman dilediği kadar döviz basıyor. Her ülke o kağıtları saklayarak Amerikan ekonomisine devasa katkılar sağlıyor. Üstelik onların sanayi ve savaş araçları üretimi, ulaşılamaz boyutlarda.
İpoteklerden kurtulup kendi çıkarlarımıza uygun politikalar izleyebilmemiz için, borçsuz olmamız şart! Oysa enerji ve özellikle petrol için ödediğimiz dövizler o kadar çok ki; bunu ancak yüksek faizle borçlanarak karşılıyoruz. Arabalar da, fabrikalar da petrolsüz çalışabiliyor. Elektrikle gazla, biyo yakıtla vs… Güneş, dünyamıza petrol yataklarının binlerce katı enerji gönderiyor. İnsanlık güneş enerjisini gereğince kullanabilse; havayı kirleten ve küresel ısınma felaketini getiren petrole hiç muhtaç olmayacak. Kömür yataklarımızı, sularımızı, rüzgar ve güneş payımızı daha iyi değerlendirerek; enerji ihtiyacımızın tümünü ve daha fazlasını üretmemiz mümkün.
Tüm insanlığın petrol denen kirli ve tehlikeli maddeden kurtulması gerekir.
*İl ve ilçelerde güneş ve rüzgar enerjisinden, sanayi ve konut ihtiyaçlarına yeterli enerji ve elektrik sağlayacak aletlerin yapımını öğreten kurs ve pratik meslek okulları açılmalı.
*Kendi elektriğini üretenlerden, güneş ve rüzgar enerjisinden elektrik üretip satanlardan vergi alınmamalı. Bu konuya teşvik ve destek verilmeli.
*Güneş ve rüzgar enerjisi üretimi için sistem imal edenler ödüllendirilmeli. Bir ev, bir mahalle ve daha büyük yerlere petrol ve diğer ithal ürünleri kullanmadan enerji sağlayacak komple sistemler üretimi, ulusal amaç yapılmalı. Bir apartman veya beldenin satın alıp ısınma, aydınlatma ve sanayi enerjisini üreteceği aletler, her yerde kolayca bulunmalı. Devlet, vakıflar, belediyeler böyle pratik aletleri üretenler için yarışmalar düzenleyip ödüller vermeliler. Üniversitelerimiz böyle sistemleri üretip satmalılar..
*Elektrikle çalışan otomobiller yaygınlaştı. Onların kullanılmasını teşvik eden önlemlerin acilen alınması ve ülkemizde üretilmesi şarttır.
*Bizde petrol fiyatının çoğu vergidir. Petrol vergileri devlet gelirlerinin önemli bir payını teşkil ediyor. Devlet bu kolay vergiyi alıyor; kurtulmak isteyenler, büyük miktarlarda kaçak petrol getiriyor. Belki resmi ithalden daha çok petrol, kaçak! Her konudaki kaçakçılık ekonomik sistemimizin en önemli hastalığıdır. Vergiler biraz indirilse kaçakçılık önlenir mi bilemem.
*Çalınan elektriğin bedeli sanayimizin sırtına biniyor. %5'ten fazla elektrik hırsızlığı olan yerlerdeki dağıtımı, oradaki belediyeye vermeliyiz. Belediyeler beldelerine giren elektriğin bedelini devlete ödemeliler. Hırsızlığı önlemek, böylece mümkün olur.
TEK DAMLA SUYUMUZ DENİZLERE GİTMESİN
Nehir ve ırmaklarımızdaki santrallerden önemli boyutta elektrik üretiliyor. Daha küçük çaylardan da elektrik üretilmesi için, küçük santraller gerekli. Böyle aletler geliştirilip her köy ve kasabanın kendi enerjisini üretmesi sağlanmalı.
Yalnız enerji için değil; sulama ve diğer gereksinimler için de, sularımız yetmez oldu. Kuraklık ve açlık tehlikesi belirdi. Yer altı suları çekildi, kuyular ve göller kurudu. Tüm akarsuları, son damlasına kadar topraklarımızda değerlendirmemiz şart. Daha çok baraj ve göletler yapmamız gerekir. Öyle ki, kışın bile sularımızın denizlere akmasına fırsat vermemeliyiz.

DÜŞLER ÜLKESİDİR ANKARA

Başkent en kalabalık ilimizin beş katı; bazı illerin yedi katı geniş alanı kapsar. Otuz belediye ve daha çok belediye olacak köy var. O geniş alanlarda insanı derin düşlere ve sevinçlere daldıracak milyonlarca güzellik ve gizem saklı. Kalecik karası dünyanın en kral üzümü! Kalecik üzümden ibaret değil; büyüleyici bir rüyadır. Evren, Kazan, Şerefli Koçhisar, Bala, Haymana, Polatlı, Çubuk, Akyurt, Ayaş, Güdül ve Elmadağ, Kızılcahamam, Nallıhan’ın öyle yöreleri vardır ki; Osmanlı ve hatta Selçuklu dönemlerinin sonsuz mutlu ve temiz insanlarıyla karşılaşırsınız. Pursaklar çoktan beri yüz bini aşmıştı; ilçe oldu. Etimesgut birçok ilimizden kalabalık. Sincan dev bir kent! Her birinin dağlarında, dünyada bulunmayan kartallar, küçüklü büyüklü ender kuşlar yaşar. Dağ ve yaylalarındaki endemik bitkileri incelemeye kalksanız, ömür yetmez. Beypazarı organik ürünler yetiştirmekle ünlü; üstelik ülkemizin en çok turist çeken ilçesi. Gölbaşı Mogan gölü ve çevresinde dünyada görülmeyen çiçekler ve kuşlar diyarı. Tarihi yapılarla dolu Altındağ, başlangıçta tek merkez ilçeydi. Çankaya Eğmir gölü, ODTÜ ormanları arasında eşi bulunmaz bir mesirelik. Türkiye’nin yüzme, kürek, yelkenli şampiyonları burada yetişir. Yenimahalle ve Mamak devleştiler. Kent içinde birçok çay ve ırmaklar akar. Ne yazık üstleri kapatılarak kanalizasyona dönüştürülmüş. Hapsedildikleri yer altı cehenneminden kurtarılsalar; birçok göletler ve akarsularla sahil kenti oluruz. Konuya el atan yok; devlet yardımı hiç yok.
Esenboğa havaalanının beş kilometre yakınında bile sıcak su kaynağı var. Ayaş, Beypazarı, Haymana, Kızılcahamam kaplıca ve içmeceleri, dünya çapında! Dağına çık temiz orman havası al, geyiklerle bulunmaz kartalları gör; kente in, kaplıcada gençleş!
Hepsi büyük turizm merkezleri olma yolunda!
Nallıhan’da Sarıyer, Şerefli Koçhisar ve Evren’deki Hirfanlı ve Kesikköprü barajları adeta birer iç deniz gibi. Tuz gölü Şerefli Koçhisar’ın içinde adeta! Çamlıdere ve Kurtboğazı barajları dolduğu zaman, denizi andırır. Göletler ide sayısız! Mürted çayı, barajla önü kesilmesine rağmen tüm ülkeye yetecek kadar çakıl ve kumu her yıl yeniden üretir.
Ankara eskilerde olduğu gibi kurak bir bozkır değil artık. Yağışlar arttı; iklim yumuşadı! Birçok Akdeniz bitkisi de yetişiyor. Evimin bahçesinde kendiliğinden İncir ağacı büyüdü; tatlı meyveler veriyor. Güdül’ün çitlenbikleri aşılandı; Şam fıstığı üretiyor.
Ankara sanat ve bilim merkezidir. Dünya çapında ün yapmış üniversiteler var! İleri ülkeleri bile aşan elektronik, silah ve uçak sanayi burada doğup gelişti. Başkent sanayi üretiminde birinciliği yakalayacak bu gidişle. Eskiden kent içinde dar alanlarda sıkışan sanayi çarşıları, geniş çevrelere yayılan birçok fabrika öbekleri haline dönüştü. Boğaz çevresine yoğunlaşan devlet desteği buyara da verilebilse; Ankara tüm ülkeyi besleyecek ve işsizliğe son verecek üretim gücüne ulaşır.
Çağdaş tiyatro, opera ve bale buradan yayıldı ülkemize! Sanatçılar sonunda İstanbul’a gitseler de Ankara’da yetişir. Asırlarca önce beylikler döneminde ilk demokratik yönetim burada doğmuş.  Ankara beylikle değil, Ahilik düzeninin getirdiği demokrasiyle yönetilmiş. O dönemde bile önemli bir ticaret ve ihracat merkeziymiş. Keçisinin ipeksi tüylerinden yapılan sof kumaşı tüm dünyaya ihraç edilirmiş.

            Her dara düşen Ankara’ya gelir; on binlerce kişi gösteri yapar. Buna karşın, huzur ve güvenin en bol ve asayişin en düzgün olduğu ilimiz Ankara’dır. İnsanlar o huzurun içinde değişir ve uygarlaşırlar. Kimse hiçbir şeyde aşırıya kaçmaz! İyi kalpli hanımefendi Beyefendilerin huzurlu ülkesidir başkent!
ESKİ MECLİS-YENİ MECLİS

Milletvekilleri ve emeklilerinin aylıklarına zam haberine telaşlandım. Yakınlarımdan bile kızanlar ve beni nasıl yolacağının planını yapanlar çoktu. Nazara gelmekten beter bir durumla karşı karşıya idim! Mülkiye’den sınıf arkadaşlarımızla haftada bir gün yemek yiyip sohbet ederiz. Yılın son yemeği daha kalabalıktı. Hepsi, “Emekli aylığım arttığı için, tüm paraları benim ödemem gerektiğini” düşünüyordu.
Çalışma yaşamına kaymakamlıkla başladım; Emekli Sandığına bağlıydım. İstifa edip Avukatlığa geçtiğimde, prim yatırmayı sürdürdüm. Annem babam çok üzülmüşlerdi. Çoluk çocuğumla aç kalıp perişan olacağımdan korkuyorlardı. Allah yardım etti, Akşehir çok uğurlu geldi. İşlerim olağanüstü iyi gitti. Seçimi kaybettikten sonra da, işimi Ankara’da iyi şansla ve başarıyla sürdürdüm. Tek başına çalışan avukatın; çok koşturması gerekir. Aşırı aceleci olduğum için, her işe koştum. Şimdi bazı avukatlık bürolarında; birden fazla meslektaş çalışıyor. Büroyu açan patron avukat, gençleri koşturuyor. Nedense ortak işlerden iyi sonuç alamadım. Tek başına çalışmak iyi geldi. 
Emekli aylığının artmasına sevinmedim. Veto edilince de, üzülmedim. Özal Milletvekili emekliliğini çıkarmadan hak edip emekli olmuştum; Emekliliğim onun getirdiği statüye dönüştü. Bizim dönemde Meclisin hiçbir konforu ve ana binadan başka yapıları yoktu. Gelen seçmenlerle, avukatların cezaevinde müvekkilleriyle görüşmesinden beter bir durumda konuşurduk. Görevli, bir kağıt getirir. Delikli camın bir tarafında ben, bir tarafında delege veya baş delege olan ziyaretçim, konuşmaya uğraşırdık. Muhalefet milletvekili olmanın, kürsüden sert nutuklar atmak ve ertesi gün gazeteden kendi, haberini okumak dışında bir tadı yoktu.
Delegeler ve seçmenler, genellikle devlet olanaklarından yararlanmak; kendileriyle yakınlarına devlette iş bulmak ve avantajlar sağlamak isteğiyle gelir. İktidar milletvekili seçmenlerinin istediği torpilleri sağlayıp, takdir toplar. Muhalif vekil, gelenlere kendi kesesinden yardım edip, ziyafetler çekse bile, kimseyi tatmin edemez. Eskiden her parti aday sıralamasını delegelere yaptırırdı. Delegeleri tatmin etmek iktidar milletvekilleri için kolaydı; devletten ile-ilçeye ödenek göndermek veya iş ayarlamak olanakları vardı. Muhalif vekil ise; onlara ziyafet çekip, o zaman çok moda olan pavyona gece götürüp kendini zar-zor sevdirebiliyordu. Listede benden bir önde olan doktor arkadaş; bir seçim önce Meclise girdi; Konya’nın en zengin ailesinin kızıyla evlendi. Muhtarları, delegeleri ve seçmenleri pavyona götürürdü. Birkaç kez beni de çağırdı; hiç zevk almadım.
Adıyaman Milletvekili Bayıllıoğlu yoksuldu. Seçimi kaybettikten sonra, birkaç kez yolda rastladım. Her seferinde, para isteyen seçmenine ödeme yaparken gördüm onu. Kendisi de çok sıkıntıdaydı, kaynanasının uzak semtteki bodrum dairesinde oturuyordu. Daha milletvekili emekliliği çıkmamıştı. Ondan para isteyenlerin kılığı, kendisinden düzgündü.
Bazı milletvekillerine, kendi bölgesinin parti yöneticilerinden “Maaşı kendin mi yiyeceksin? Bize de pay ver!” diyenler bile çoktu. Kars mebusu Şamiloğlunun evine yatıya gelen, yüzlerce hemşerisi olurdu.”Gece yarısı, sokak kapısının dibinde ve her boşlukta yer yataklarında uyuyanları uyandırmadan kendi yatağıma varıncaya kadar, kimsenin üzerine basmamak için; kan ter içinde karlım” derdi.
Hemen her partili, milletvekili emeklisinden bile maddi yarar görmek ister. Delege oyuna muhtaç olmadan merkezden atanan vekillerin, her bakımdan daha rahat oldukları kesin! İktidarda iseler, keselerine dokunmadan yardım etmeleri kolaylaşır. Her işe karışmaz ve kendi kafalarına göre nutuk atmazlarsa; yeniden aday olmaları kolaylaşır. Ben sıkça nutuk atmaktan kaybettim. Bir büyüğüm; “Erken öten horozu keserler; çok konuşma“ dedi; ama dinlemedim.  Dilim dursa, kalemim durmadı.
Bir arkadaşım o zamanki iktidar partisindeydi; hiç kürsüye çıkmadı, önerge vermedi; yazmadı, konuşmadı. Her seferinde yeniden dört dönem aday gösterilip kazandı.
Şimdi Milletvekillerimizin Mecliste geniş büroları ve becerikli elemanları çok! 1990’da ziyaret ettiğimiz Bonn’daki Alman Meclisi; bugünkü Meclisimizin sahip olduğu konfora ve mükemmelliğe sahip değildi.  Devletimizin mali gücü eskiye göre çok iyi. İkinci cihan savaşına ve sonraki hiçbir savaşa girmemek, ülkemize refah ve birçok olanaklar sağladı. Uzak ve yakın komşularımızın hepsiyle barış içinde olmak, çok önemli! En küçük bir savaş bile, ülkeyi elli yıl geri götürür.
Komşularla sıfır sorun prensibine geri dönmek, refahımızı

ve gücümüzü daha da artıracaktır.   Dış politikamız, herkesle barışık olmalı
ESKİ ANKARA ÇOK DAHA GÜZELDİ

Ortaokul ve Liseyi Denizli’de parasız yatılı okuyup fen şubesini birincilikle bitirdim. Aynı zamanda matematik öğretmenimiz olan okul müdürü İzmirliydi. Bana Fransızca fen kitapları getirirdi; amacı fen derslerinde ilerletip mühendis olmamı sağlamaktı. 1949’da aldığım diplomanın suretini mahkemede katip olan babam, noter görevini de yapan başkatibe tasdik ettirdi. Dilekçeye ekleyerek İstanbul Teknik Üniversitesine parasız yatılı veya burslu okumak için gönderdik. Gelen yanıtta; “Kaydımın yapıldığı, fakat ancak 3. Sınıfa geçtiğimde parasız yatılı ve burslu olabileceğim” yazılıydı. Değil iki yıl İstanbul’da okumak, oraya gitmek için bile paramız yoktu. Beni Konya yoluyla Ankara’da sağlık memurları okulunda memur olan dayımın yanına gönderdiler. Orada kalıp ders çalışarak sınava hazırlandım. Dayımla İncesu’daki bir kahvede buluşan Yalvaçlı hemşerilerin yanına gidiyorduk. Yalnızca Yalvaç’tan değil, köylerinden gelenler de orada toplanıyor; birbirine gecekondu yapmak veya iş bulmak için akıl verip yardım ediyorlardı. Birbirinin evlerine de konuk gidiyor; gecekondu yapanlara yer bulup zabıtanın görmezden gelmesini ayarlıyorlardı. Bugün düşünülemeyecek bir yardımlaşma içindeydiler. Onlar Mülkiye sınavına girmemi öğütlediler. Sınavda birici olmuşum; Fransızca puanım Galatasaray lisesinden gelenlerin çoğundan yüksekmiş. Tatil günleri izinliydik. Cebeci’den Beşevler’e gidip gelen troleybüs vardı. Ulus’a yürüyerek gider; methedilen bir film varsa ucuz bilet alırdık. Milli Kütüphane yapılmıştı; orayı kuran genel müdür okuduğumuz kitaplara bakar, akıl verirdi. Büyük sinemanın bileti pahalı gelirdi. Tüm Yenişehir; iki ve üç katlı çok güzel binalarla doluydu. Trafik sıkışıklığı yoktu; caddeler pek genişti. Kütüphaneden çıkıp Cebeci’ye yöneldiğimde bisikletli bir genç, karşıya geçen bayana yol verip saygıyla bekledi. Centilmenlik ve kibarlık çok modaydı. Dolmuşlar minibüs değildi; güzel otomobiller dolmuş yapardı. Ölümlü trafik kazası, hiç olmazdı.
Ankara’nın çok temiz dereleri vardı. Kavaklıdere Dikmen Deresi, Hoşdere, Çubuk Çayı, Hatip Çayı, İncesu Deresi temiz ve coşkulu akarlardı. Birleşerek Atatürk Orman Çiftliğinin yanından geçerken; Eskişehir’in bugün pek ünlenen Porsuk Çayından daha güzel ve çok temiz, coşkun nehir oluşurdu. Şimdi o dereler yerin altına hapsedilip üstleri yol oldu. Bazılarının üstüne apartmanlar bile kondu . “1950’lerde taşarak yüzlerce evi yıkan ve birçok ölümlere yol açan; İncesu deresi, yeniden aynı isyanı çıkarırsa kaç binayı yıkıp kaç bin kişiyi öldürür” korkusu var içimde. Bazı geceler bu yüzden uykum kaçar. Çok katlı yapılar yoktu.
1965’te Milletvekili olarak geldikten sonra tanıştığım Ankara’nın yakın köylüleri, “Kızılay binası yapıldığında, methini duyarak babalarının seyretmeye geldiklerini” anlattılar. En büyük yapı oydu. Keşke, Yenişehir’deki iki üç katlı güzel binalar yıkılıp önce beş-sonra sekiz- sonra on bir ve daha çok kat yapılmasaydılar. Paris’te tarihi binaların hiçbiri yıkılmamış. Savuna bakanlığı kent dışına bir gökdelen yapmış, bütün gökdelenler Defans denen o bölgede!  Çok katlı yapılara biz de eski güzel Ankara’nın dışında bir yer ayırsaydık! Yazık oldu. Seçimi yitirip avukatlıkla uğraştığımda bile, Başkent bugünkü kadar sıkışık ve bunaltıcı değildi. Eşimle bakliyat vs. almak için Kale’ye giderdik; oradaki esnaflar acayip ucuzcu ve saygılıydı. Kale’de  hiçbir gecekondu yoktu. İş hukuku doktorası yapan ve on binlerce sendikalı işçinin 12 saat olan mesaisini sekiz saate indirerek ün ve para kazanan kardeşim, Ayrancı’da bir arsa alıp, beni ortak etti; birkaç bağ kütüğü vardı; iki salkım üzüm bulup yedik. Çevrede üç katlı tek bir bina vardı. Tek tük evler yapıldı; kapıcılar ekmek, ve süt almak için Sakarya caddesine giderlerdi.

            Zenginler Keçiören’de otururlarmış, bir kez gittik; bağlık bahçelikti, Bornova’ya benziyordu. Bugün Ankara’nın hatta ülkemizin güzel mesire yeri olma yolunda ilerleyip nam salan Gölbaşı köyü, pek tenhaydı. Göl her kış donardı. Mart sonlarında Haymana’daki bir davaya giderken seyrettim; çılgın delikanlılar külüstür otomobillerini yüksekten donmuş gölün üzerine sürerek yarışıp eğleniyorlardı. Yüreğim ağzıma geldi, hemen yola koyuldum. Telgraf tellerine konan kuşlar prrr sesleri çıkarıp, donarak tele yapışan ayaklarını kurtarmaya çırpınıyorlardı. Dönüşte buzu kırarak avlananlardan balık aldım; Ulus’tan aldıklarımızdan iyi çıktı. Eski Ankara’yı koruyabilseydik; en turistik kentimiz olurdu.
GAASIM EMMİ

1876 doğumlu olan dedem, uzun süren askerliğini Antalya çevresinde yapmış. 8 yaşındaki Annem, nenemin yetiştirdiği sebzeleri satarak bakmış kardeşlerine. Dedemin küçük kardeşi iri yapılı güçlü ve akıllı Kasım Emmi ise; Arabistan’a gönderilmiş. Değişik cephelerde yarı aç savaşmış. Ön safları çeşitli sömürgelerden toplanmış müstemleke askerleriyle güvene alınmış, konforu teçhizatı mükemmel, atları bakımlı, tok İngiliz ordularıyla başa çıkan kahraman Mehmetçikler; Bedevi, Urban ve bir kısmı düzenli Arap saldırıları da eklenince dağılmışlar. Çoğu şehit olmuş. Kalanlar çöl insanlarınca hançerlenerek öldürülmüş. Pek azı trenle Anadolu’ya hareket edebilmişler. Kasım orada Arapça öğrendiği için, Müslümanlıkla ilgisi olmayan bedevilerle dost olmayı başarmış ve evlenip araziye uymuş. Yakın ve uzak çevrede çok dost edinmiş. Bir çöl delikanlısıyla, kardeş gibi olmuşlar.  Zaman geçerken, uzaktan gelen biri; “Ya kasım! Arkadaşın, ağır hasta! Nasıl bir kardeşsin ki, onu aramıyorsun?” demiş. Gasım, güneş altında beş saat yürüyerek varmış arkadaşının çadırına.
-Ey sevgili kardeşim; hasta olduğunu söylediler. Görmeye koştum! Neyin var?
-Ya Kasım; ölüyorum! Eğer iyileşir de ayağa kalkarsam; cenbiyemle (Eğri hançer) keserek, BAAL’e (put) üç hacı kurban edeceğim…  
Gasım emmi, Bedevilerin ve başka kabilelerin hacıları ve diğer Türkleri öldürüp her şeylerine el koyduktan sonra; karınlarını deşip altın aradıklarını biliyor. (Bir kerede haraç verilmediği için 27.000 hacının öldürüldüğünü kitaplar yazıyor) Fakat bir puta, hacılar kurban etmek isteyene, ilk kez rastlamış. Koyu İslam terbiyesiyle yetiştiği için, dehşete kapılmış. Gaddaaresini(pala) sıyırarak putperesti öldürmüş. “Şimale doğru kaçması gerektiğini” akıl etmiş. Bedeviler gasp ettikleri altınları toprağa gömerlermiş. Acele bir şekilde, toprağı elleriyle “Pat-pat-pat” vurarak kontrol etmiş. İki yerde bulduğu altınları çıkarıp almış. “Birileri gelir de, başım belaya girer” diye acele etmese; belki başka gömüler de bulabilirmiş. Kuzeye doğru, koşarak uzaklaşmış Aylar sonra Yalvaç’a ulaştığında babası çoktan ölmüşmüş… Evlenmiş; Pazar mahallesinin Tabaklar yönünde, Keskinlerin evinden önce ana yola bakan, arkasında büyük bahçesi olan evi ve uzak mahallede bir eşi daha vardı. Medeni Kanun çıkmadan önce, erkekler imam nikahıyla dörde kadar eş alabiliyorlarmış.
En küçük kardeş Sabri çavuş daha iri yarı, duygusal yönü olmayan cahil bir adamdı. Günlük yaşar, esnaflara borç takardı. Üç evliydi. Bir eşinin de, Beyşehir’in köyünde olduğunu duyardık. 1965 aday yoklaması için gezerken, o kasabaya vardım. Durumu oranın delegelerine anlattım. Sabri Çavuşu hatırladılar; eşinin evine götürdüler beni. Kadıncağız “Sıdıka’nın oğlu musun?” diyerek kucaklayıp ağladı. Bir şeyler yedirmek istedi; vaktimiz yoktu.        

Gasım Emmi, küçük kardeşine hiç benzemezdi. Köy imamlığı yapan ve bahçesinde ürettikleriyle evini geçindiren dedem Mustafa Selçuk’tan da akıllı ve güçlüydü. Dedeleri Köstük köyünden İlçeye göçen Şehberli Oğlu Hacı İbrahim, kervancılık yapan büyük bir tüccarmış. Yonca Altı, Unkapanı ve Eskici arastasını yaptırıp vakfetmiş. Vakfın son yöneticisi Selçuk dayımdı. Sonra Vakıflar idaresine ve belediyeye geçti. Bu sülaleden bazıları, Kocakanat ve Kodaman soyadını almışlar. (Prof. Bayram Kodaman gibi.) Dayımın ortaokuldaki lakabı olan Selçuk’u; babasının ve Hüyüklü’den gelen ana sülalesinin çoğu soyadı olarak almışlar. Kasım efendi, dedesinin ticaretini sürdürmüş. En yakın tren istasyonu olan Dinar’dan Isparta üzeri Yalvaç’a dönerken; altın ve paraların yüklendiği katır, Eğridir gölüne uçmuş. Aramalardan sonuç alınamamış.  Mağazasından kalan, cincik boncuk ve bin bir çeşit şeyler, dedemin evinin ambarında öylece dururdu. Gasım Emmi sağ olsa, yüz binlerce askerimizin, yerlilerin hançerlemesiyle şehit olduğu; bizim olmayan topraklar için ülkemizin riske atılmasını anlayamazdı. Kendi  problemlerimizin son  planda tutulmasını ise; hiç kabul etmezdi.
GÜMRÜK   BİRLİĞİNİN   ZARARLARI

Yararından çok zararı olmaya başladı,. Aldatıldığımız kesin; yararı var mı? Bilmiyoruz. Gümrük Birliği  bayramı yaptıranlar, kötü amaçlı mıydılar? Yoksa kısa  süre sonra A.B.ye üye olup oy hakkına kavuşacağımız söylenerek mi aldatıldılar?
A.B.ye girebilme olasılığı kalmadıysa, Gümrük Birliğinin emir ve kısıtlamalarından kurtulmak gerek.
            *Yalnızca Sarkozy ile Merkel mi bize karşı olan? Yalnıza onların iktidardaki partileri mi? Oradaki diğer partiler, Türkiye’nin üyeliğine gerçekten razılar mı? HAYIR!
*Fransa ve Almanya’daki iktidar partilerinin bizim üyeliğimize karşı olmalarını onlara oy veren seçmenler istemiyor mu? Seçmenleri, “Türkiye A.B.ye üye olsun” düşüncesinde olsaydı, iktidara gelemezlerdi Merkel ve Sarkozy.
*Avrupa devletlerinden çoğundaki kamu oyu, üyeliğimize karşıdır. O nedenle, üyeliğimizin halkoyuna sunulmasını istemiyoruz. Son giren üyelerine de, Avrupa halkı karşıydı. Liderler, kendi istedikleri  Hıristiyan ülkeler girinceye kadar, halkoyunu düşünmediler. Sıra bize gelince, halkoyu oyununu çıkardılar. Bu tuzak yeni akıllarına gelmedi; baştan beri amaçları buydu. Bizden istedikleri ağır tavizleri koparmak; ülkemizde suç patlamaları yaratacak afları ve zararlı yasaları çıkarttırmak için; sakladılar tuzaklarını…
*Diyelim ki Sarkozy değişti, başkası geldi; Merkel, Türk oylarının çoğalmasıyla bizden yana görünmeyi yeğledi… Kıbrıs Rum kesimi bizden yana olacak mı? Ne kadar taviz verirsek verelim, üyeliğimizi veto etmekten vazgeçecek mi?
*Bize karşı olan büyük bir ülke, gösteri olsun diye üyeliğimizi veto etmeyebilir. Çok minik bir üyeye veto ettirir. Bu kötü olasılık her zaman var olacak ve %100 gerçekleşecek. Neyin peşindeyiz ve kesin görünen tüm bu kötü olasılıkları nasıl yok sayıyoruz?
Olmayacak bir hayal uğruna, tehlikeli tavizler verdik; halen de veriyoruz.
1-Gümrük Birliğine girişlerinin zararını karşılamak için bazı ülkelere iki yüzer milyar Euro bağış verildi. Bize verilmesi düşünülen bir milyarı bile, Yunanistan veto etti.
2-On iki yıldır oy hakkımız olmayan birliğin talimatlarına uymaktan ve onlara pazarlarımızı kayıtsız şatsız ve gümrüksüz açmaktan dolayı da, iki yüz milyar dolara yakın zararımız oldu.
3-Avrupa Birliği kendi üyeleri lehine tavizler alarak, birçok ülke ile anlaşma yaptı. O ülkelere gümrük duvarını kaldırdılar ve karşılığında büyük avantajlar sağladılar. Biz de onların emri ile anlaştıkları ülkelere duvarımızı kaldırdık. Karşılığındaki tavizlerden yararlanmadığımız için büyük mali kayıplara uğradık.
4-Şimdi Çin ile aynı anlaşmayı yaptılar. Biz Çine mal satarken %30 vergi ödeyeceğiz. Çin malları pazarlarımızı istila ederken yalnızca yüzde üç vergi alabileceğiz. Onlar böyle bir dengesiz  mali yükü çekmeyecekler. Kendilerinin Çine ihracatı vergisiz olacak.       
Bu kadar zarar ülkeye çektirilemez. “Onlar bizi almasalar da biz o yolda yürüyeceğiz” şeklindeki boş palavralar; insanlarımızın zekasına ve anlama kabiliyetine hakarettir.
Artık Gümrük Birliğinin tek taraflı ağır yüklerini çekmemeliyiz

           
NOT:                                               ***

         Devletimiz elindeki dövizleri niçin çok düşük faizle yabancı bankalara yatırıyor? Niçin %17 faizle dışarıdan borç alırken; kendi dövizlerimizi yabancı ülkelere %4 faizle yatırıyoruz? Bu ağır bağımlılığın gerekçesi açıklansın!

HACI  GURU

Yalvaç Kaş mahallede 1700’lü yıllarda Hacı Kuru denen bir duvarcı ustası varmış. Beylikler döneminde yapılan çarşı ortasındaki Eski Cami yıkılmak üzereymiş 150 sene babadan oğla nahiye müdürlüğü yapan Emir Kadıların talimatıyla; eski cami, ören yerinden getirilen taşlar kullanılarak yenilenmiş. Hacı kuru, inşaatta yatıp kalkıyormuş. Temeller kazılmış, ertesi sabah bakmışlar ki; suyla dolu! Bey, “Kim yaptı bunu?” diye köpürmüş. Kuru usta, “Pazar mahalle çayından ben saldım; temel iyice otursun; binayı yaptıktan sonra oynarsa, duvarlar çatlar!” demiş. Beyin kızgınlığı geçmemiş ama; başka taş duvar ustası da yokmuş. Hacı Kuru uzun boylu, kupkuru bedenli, kimseyle sohbet etmeyen bir adammış. Ondan gelen sülaleye “GURU OĞLU” denir. Sıdıka isimli kızından başka dört oğlu varmış. 1-Ömer, 2- Hacı İsmail, 3-Baş Ağa ,4-Hafız Ahmet. Yalvaç Hamideli sancağıyla birlikte; Konya’ya bağlanınca, Ömer Konya’ya yerleşmiş. Ondan gelenlere, Hacı Veyis Zade –Dervişzadeler denilmiş.
“Zade, bey, efendi” gibi unvanlar yasaklandığı için; babam, KURUCU soyadını almış. Hacı Kuru’nun soyundan gelenlerin hepsi de, (Simsarlar, Ayanlar gibi kollara ayrıldıkları halde) aynını almışlar. Konya’daki koldan çoğalanlar, Yalvaç’tan gelip gidenlere; “Gurular hangi soyadını aldı?” diye sorarak; onlar da soyadlarını Kurucu koymuşlar. Karaman, Konya’nın ilçesiydi; seçim öncesi 1100’den fazla köye ikişer kez gittim. Merkezi ise tamamen taradım.  ÖZYALVAÇ  adlı bir mağaza vardı; girip sordum: “Kökümüz Yalvaç’tan gelmiş; fakat hangi sülaleden bilmiyoruz” dediler. Kurucular da, uzun zaman geçtiği için, köklerini unutmuş. Rahmetli Ali Ulvi kurucu, biliyordu. Mustafa Kurucu’nun Ağabeyi ( Ali Ulvi Kurucu’nun babası) 1937 yılında; Laiklik  ve o yoldaki tatbikata uymamak için, Ali Ulvi’yi de alarak Hicaz’a yerleşmiş. Resmi makamlar, bunu kaçış gibi algılamış ve Yalvaç’taki Kuruculara; “-Sizin Arabistan’a kaçan Akrabanız var mı?” diye sormuşlar. Ceza geleceğinden korkup hepsi de, “Yok!” cevabını vermişler.
Dedem Guru oğlu Emin Hoca, Şeriye mahkemesi baş katibiymiş. O mahkemeler kaldırılınca; eski ve yeni yazıyı bildiği için istidacılık yapmış. Dedemin babası Ali Bey’in Arapça yazdığı bir kitap vardı. Babam Mahkeme Baş katibiydi. Mülkiye’yi bitirip kaymakam oldum. Kan mı çekti bilmem; partizanlık suistimallerinden tiksinerek istifa ettim; Hukuk diplomam vardı; yeni bir staja ve mahrumiyetlere katlanarak Avukatlığa geçtim. Uzun süreden sonra onu da bıraktım.
*Ali Ulvi Kurucu, Medine Kütüphanesi müdürüydü. Emekli olduktan sonra, zamanın yarısını İstanbul ve Konya’da geçirir; vaaz verirdi. *En büyük amcam Nuhtu’nun en küçük oğlu, birçok ilde valilik yaptı. *Naçizane bir seçim kazandım, 22 kitabım yayınlandı. *Fakat sülalemizde ülke tarihine geçmeyi hak eden tek kişi; kurtuluş savaşının kazanılmasında çok emeği geçen dedemin en küçük kardeşi Topal Tevfik’tir. Yalavaçlı Hafız Mehmet Tevfik Efendi, +Küçük yaşta Kuranı ezberleyip hafız olduğu… +Üstelik Yalvaç, Konya ve Şam medreselerinde okuyup icazet aldığı… Arapça ve Farsça bildiği halde; imam veya vaiz olmamış. Bektaşi tarikatına geçip Dede Baba olmuş. Sülale de, onu yok saymış.
Padişahın Kurduğu ve üçler- yediler-kırklar halinde örgütlenen (Cemiyeti Selahiye’ye)İngiliz Muhipleri’ne, Teşkilatı Mahsusa’nın talimatıyla; Padişah ve Damat Ferit’ten sonra üçüncü yetkili olarak girmiş. Bu kamuflaj ile, başında olduğu Merdivenköy tekkesini; Anadolu’ya silah sevk edilme deposu ve yolu yaparak; canını tehlikeye atmış. Kurtuluştan sonra idamla yargılanırken; o belgelerin ortaya çıkmasıyla İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiş. Buna rağmen, o kahramanın mirasını tüm sülale reddedip adını anmamışlar. Hiçbir yeğenini, yanında kalmaya ikna edememiş. Yalnız en küçük kız kardeşinin oğlu Albay Hakkı, tüm mirasa ve madalyaya el koymuş. Ermeni kilisesinin bodrumunda bir Ermeni kadınla basıldığı ve bir Ermeni Avukatı tarikata aldığı bahanesiyle; o zavallı milli kahraman Karacabey’e sürülmüş. 1939’da vefat etmiş. Mezarı, Merdivenköy Cem evi başkanı Osman Çamur’un bana söylediğine göre; Karacabey’dedir.

Yukarıdaki iftiraya benzeyen nedenleri bahane ederek, aleyhinde onu kötüleyen kitaplar yazanlar da, maalesef oldu
MAPUSANE ÇEŞMESİ

Şarki Karaağaçta, evimizin karşısında Beşkonaklıların sağındaki hurda ev, mapus damı imiş. Korkarak baktım; bir jandarma bekliyor, kırık kapısından görünen hayatta birkaç sefil adam duruyordu. Sonra bir kadının da hapse düştüğü duyuldu; alt kata bir oda çevirip, kadını oraya(Erkek mahpuslar ilişemesin diye) kilitlemişler. Yalvaç’taki cezaevi de böyle imiş. Babamın Başkatipliğe yükselip de, Savcı ve Sorgu hakimine vekalet ettiği yıllarda; harabelere doğru uzak bir yere tek katlı hapishane yapılmış. Duvarları zıplayıp aşılacak boyda, duvarları kiremitli gülünç bir yerdi. Ben iki yaşındayken ölen büyükbabamın ikinci eşi amcalarımın evinin karşısındaki yıkık binada, pek akıllı olmayan biri vardı. Bir suç’tan tutuklanıp bir gün sonra kaçmış. Yakalanınca ifadesini alan babama; “Amca, kaçmadım. Duvara çıktım, kiremitleri kırmadan yavaşça öbür tarafa indim” diye savunmuş kendisini.
Gelendost Karaağacın nahiyesiydi. İlçe olunca kaymakam vekili olarak gönderildim. Parka bakan en büyük ahşap evi, Hükümet konağı yapmışlar. Zemin kat cezaevi olmuş. Hanaydaki tahtaların aralığından, mahkumların gezindiği görülürdü.
Akşehir’de en eski hapishane neredeydi bilmiyorum. Kaymakamlıktan istifa edip de orada avukatlığı başladığımda; eski garajın karşısındaki büyük hapishane vardı. Karaağacın ağır ceza davaları, Isparta’ya gidiyordu artık. Fakat Yalvaç’ın Ağır ceza davaları Akşehir’de görülüyordu. Eyuplar köyünden bir delikanlının cinayet davasını aldım. Oğlan bir senedir tutukluydu. Sonra karşı tarafla sanığın babası, “Davadan vazgeçmeleri ve lehte şahitlikleri” için, bin liraya anlaşmışlar. Onlara verecek parası yokmuş. Benden ödünç aldı. Oğlu üç-dört ay sonra çıktı. Toplam iki yıl hapiste kalmıştı. Beş ay sonra, “evlerinde öldüğünü” duydum. “Hapishanede şişmiş” dediler. Uzun süre hapiste kalanlar stres ve hareketsizlikten şişmanlayıp ölüyor. Babası borçlarını getirmedi. Yalvaç pazarında karşılaştık; gene vermedi. Hapse düşüp bu felaketi hazmedemeyen ve kafasına takanlar, hareket kısıtlılığı ve stres yüzünden; ölüyorlar. Birçok örneğini gördüm. Yassı Ada’da tutuklu kalanlardan erken ölenler oldu. Tam tersi de oluyor; Yalvaç-Sücüllü beldesinin iki büyük ağası vardı; biri CHP’li biri Demokrat! Sırayla belediye başkanı seçilirlerdi. İkisinin de biner koyunlu sürüleri vardı. Birinin küçük oğlu Ali, çok adam vurdu. Akşehir hapishanesinde, ağa idi. Kardeşleri öldükten sonra da hayattaydı. Yalvaç çarşısında görüşüp kucaklaştık. “Koyunlar duruyor mu?” diye sordum; “Mera kalmadı. Çobanıyla köpeğiyle birlikte sürüleri sattım!” dedi. Beş yıl önce Sücüllü’ye kitap dolapları ve iki bin kitap bağışlamak için gittiğimde görüştük. Benden yaşlı olmasına karşın, çok sağlıklı ve neşeliydi. Vurmaya vurulmaya, tutuklanıp yatmaya alışıp aldırmayanlara, bir şey olmuyor.
Ilgın’ın köyünde çok zengin ve azgın sülaleden iki kardeş; sakallı, saf ve yoksul bir adamın 15 yaşındaki tombul ve bebeksi kızını kaçırıp ırzına geçmişler. Kızın avukatıydım; sanıkların vekili hemşerimdi. “Kızın ırzına geçilmediğini; tarlada sürüklenirken mısır koçanların kızın orasına battığını” savunuyordu. Oğlanlardan biri kızla evlense, dava düşecek! Öyle zengin ve azgınlar ki, tenezzül etmiyorlar. Hemen kurtulacaklarına inanıyorlar. Kızın anası efemsi ve tabanca taşıyan bir kadındı. “Çıkarlarsa onları öldüreceğine” yeminliydi. Gerek kalmadı. Akşehir cezaevinde isyan çıktı; müdürü mahkumlar öldürdü. Elebaşı olan o iki kardeş, Sinop kalesine sürüldüler. Sonra, orada öldüklerinin haberi geldi.
Ankara Ulucanlar cezaevi dehşet bir yerdi. Öğrenci iken bizi gezdirdiler, avukatken yüzlerce kez müvekkillerimle görüşmeye gittim. İdam cezaları orada infaz edilirdi. Önceleri idamlar Saman pazarı yokuşunda olurmuş. Hiçbir hapishane, ALKATRAS bile, Sinop Kalesi kadar dehşetengiz olamaz. Saatlerce her yerini gezdim. Şair; Dışarda deli dalgalar-Gelir duvarları yalar- Bu sesler seni oyalar-Aldırma gönül aldırma! demiş ama; yedi kat yerin altındaki rutubetli dehlizlerde kalebentliğe aldırmamak imkansız! O ıslak zindan, canları bir yıla varmadan alır. Bu yüzden, giriş kapısının yakınına gelebildikten sonra tüfekli jandarmalar ve tabancalı gardiyanlarca vurularak öleceğini bile-bile; birçok mahkum dış duvara tırmanıp kaçmaya uğraşmış ve vurularak can vermişler. Şimdi orası müze!
Tüm bunları görmüş ve yaşamış olmak bile yüreğimi katılaştırmamış ki; Orhan Kemal’in 72. Koğuş öyküsünden uyarlanan filmi seyrederken, ağlamaktan kahroldum.

M.K.E. ÖZELLEŞTİRİLEMEZ

Savunma sanayi, Türkiye için en önemli konulardan biridir. Yalnızca yarattığı iş ve istihdam olanağı bakımından bile, savunma sanayi yaşamsaldır ülkemiz için! Ülkemiz ve halkımız için ise, başka manevi vazgeçilmezliği vardır; Ata yadigarıdır!
Üstelik savunma gereçlerine en çok para harcayan devletlerden biri biziz. Hem bunları ithal etmek için para ayırmayarak tasarruf etmiş, hem de insanlarımıza iş ve ekmek sağlamış oluyoruz: Belki ileride en önemli ihraç malımız, savunma sanayimizin ürünleri olacak.  Savunma ürünleri yalnız yurdumuz için değil, ihracat için de çok değerli bir daldır.
Diğer yandan son kriz, özelleştirmeciliğin ne kadar yanlış olduğunu gösterdi.
En kapitalist ülkeler, dünya ölçeğinde çok büyük dev işletmeleri ve bankaları ayakta tutabilmek için devletleştirirken (hakim hisseleri devlet adına satın alırken), bizim en yaşamsal işletmelerimizi özelleştirmeyi sürdürmemiz, intihar olur. Bunu inatla yapanlar, vatanımıza ve halkımıza kıymış olurlar.
M.K.E’ nin özelleştirilmesinin ise, daha büyük sakıncaları var:
            1-Stratejik kurumları yabancılara satmanın birçok sakıncalarını gördük. Satın alanlar, yatırdıkları parayı bir iki ay içinde çıkarabilmek için; olmadık hileli yollara başvuruyor. Zararını hem halkımız, tüketiciler ve hem de devlet çekiyor. Bir telefon numarasını sorup öğrenebilmek bile, o kadar uzun zamana yayılıyor ki; faturası çok pahalı çıkıyor.
2-Kıbrıs olayı, sıkıntıya düştüğümüzde güçlü devletlerin ve müttefiklerimizin; bize gerekli olan malzemeleri vermediklerini gösterdi. On kat fazla para ödesek bile, o gün için yaşamsal olan uçak benzini, silah ve cephaneyi; hatta kendilerinden satın aldığımız araçların yedek parçasını bile satmadılar bize! Oysa bir malı satan, onun yedek parçalarını her zaman temin etmek zorundadır.
Savunma sanayimizi satarsak, kendi fabrikalarımızın ürünlerini bile, vermezler bize.
3-Daha önce özelleştirilen ve hatta Türk Özel teşebbüsü tarafından satılan birçok işletmeyi ve fabrikayı alan yabancılar, bunları çalıştırmadı. Pazarımızı kaptılar ve dışarıdan getirdiği ürünlerin istilasına uğrattılar ülkemizi. *İnsanlarımız işsiz kaldı. *Yabancı işçilerin ürettiği malların esiri olduk.
4-Yetmiş beş milyon(onlara göre yetmiş bir buçuk milyon) insanımızın en az yarısı işsiz. İşinden memnun olmayanları da sayarsak yüzde doksanı işsiz! Bu ortamda devletin, belediyelerin ve savurganlık hastalığına tutulmuş tüm kamu kurumlarının, İŞ YARATMALARI VE İSTİHDAM SAĞLAMALARI GEREKİR. Bu gerçeği ve zarureti görmeyip, insanlarımızın çalışıp ürettikleri işletmeleri satmak yanlıştır; ihanet olur.
nazifkurucu@hotmail.com

VARİS AMELİYATI
Kızım Prof. Dr. Nilgün Yarış’ın tavsiyesi ile, Prof. Dr. Ufuk Demirkılıç’a gittim. Gerekli incelemeleri yapıp, uzun yıllardır varis olan sağ bacağımı iyileştirdi. Bir gece yattığım hastanede en küçük kızım Prof. Nilgün Yarış ve oğlum Dr. İng. Ahmet Akın kurucu hiç yalnız bırakmadılar.
Ameliyat o kadar başarılı geçti ki, bu haftanın yazılarını da tamamlayıp gazetemize ulaştırabildim. Konusunda çok başarılı ve ünlü olan Sayın Prof. Dr. Ufuk Demirkılıç’a ve ekibine sonsuz teşekkür ve minnetlerimi sunarım.
Ziyaretime gelen ve sağlık temennisinde bulunan tüm dostlarıma minnettarım. Uzman arkadaşlarıyla birlikte ve muhteşem çiçeğiyle bana moral veren ünlü çocuk doktoru Prof.Dr. Vedat Köseoğlu’na teşekkür etmek yeterli mi bilemiyorum…

VATANIMIZIN DEĞERİNİ BİLELİM

Dünyanın en korunaklı yerindeyiz. *Kutuplar eriyip denizler birkaç metre yükselecek;  tüm yurdumuz bundan etkilenmez. Topraklarımızın yüzde doksanı denizden yüksekte! Kıyıdaki kentlerimizde bile, elli- yüz metre içeride yükselti başlar. *Büyük Okyanus deprem kaynağıdır; o  ülkeler her an tehlikede! Kuzeyden güneye, tüm Amerika kıtası da öyle! Bizim denizlerin, büyük tsunami yaratacak özelliği yok. *Fakat kurallara uymayan ve önlemler almaya alışık olmayan bir yapımız var. Bu yüzden tüm kazalarda en çok kayıp veren biziz! Başka ülkelerdeki depremlerden, daha az şiddetteki sarsıntılarda aşırı zayiat veriyoruz. Sakarya-Gölcük-İstanbul depremindeki kayıplarımız, elli kat fazla şiddetteki deprem ve tsunamide Japonya’nın verdiği kayıptan çok daha fazlaydı. Buna rağmen yöneticilerimiz, tüm yatırımları deprem beklenen İstanbul ve Marmara bölgesine yığarak; depremde iflasa düşmemize neden olacak bir yanlışta inat ettiler. Yurdumuz böyle korunaklı yerde bulunmayıp, okyanus kıyısında olsaydı; ne kadar perişan olurduk kim bilir? Haiti’de ve Japonya’da olan depremler bizde olsa; hepimiz kırılırdık. İhmalci insanlarız. Japonlar, Amerikalılar, hatta Haitililer kadar tedbir almayı da beceremiyoruz.
2. Cihan savaşında Japon pilotları, yurtlarını işgale gelen Amerikan savaş gemilerinin Bacalarından uçakla dalıp kendileriyle birlikte patlatıyordu. Bunlara KAMİKAZE denirdi. O yüzden Japonya işgalini başaramayan düşman; iki büyük kentlerine atom bombası atarak yüz binlerce insanı öldürdü. Şimdi de, patlayan Nükleer santralleri söndürmek için 70 mühendis ve teknisyen, ölüm santrallerinin içinde gönüllü kaldılar. Tehlikeyi azaltacaklar ve ölecekler! Böyle ölümü kabullenen uzmanlar, bizden çıkar mı? Yurdumuzu korumak için şehit oluruz. Radyasyondan ülkeyi ve vatandaşları korumak için, kaç üs düzey uzman ölmeyi kabullenir?
Çok şükür yurdumuzun bulunduğu bölge bizleri koruyor. Bu korunaklı kutsal yurdu bize verdiği için Yüce Allaha ne kadar şükretsek azdır. Değerini bilip, korumak ve yüceltmek için çok çalışmak gerekir. Biz de Japonlar kadar tedbirli ve çalışkan olmak zorundayız.
Birçoklarının sandığı ve bazılarının iddia ettiği gibi, biz bu yurda 1071 de gelmedik. Anadolu ve çevresindeki bölgeler, binlerce yıldan beri Türklerin vatanıdır. 1-Milattan bin yıllar önceki savaşlarda, Anadolu’da hüküm süren Türki isimli bir savaşçı kralın adı geçmektedir. 2-Makedonya kralı Antiyohcos adına bölgemizde iki büyük kent kurulmuş; Biri Antakya, diğeri Göller bölgesindeki Pisidia Antiyochia! Bu her iki kentin çevresinde, kentlere sıkça saldıran Türk göçerleri olduğunu belirten kayıtlar var. 3-Eski çağlarda bölgeyi dolaşan gezginler; “Kayseri kent halkının dilinden başka; yaylalarda, dağlarda ve yaylalarda, dilini anlayamadıkları daha kalabalık bir ulusun yaşadığını kaydetmişler. 4-Atilla, Karadeniz’in kuzeyinden geçerek tüm Avrupa’yı fethetmişti. Karadeniz’in Güneyinden geçmemesinin nedeni, buralarda yoğun Türk kavimlerinin yaşamasıydı. Macarlar Türk kökenlidir. İsveç kültüründe, Türk efsaneleri ve işaretleri bulunmaktadır. 5-Atilla ile Avrupa’ya gelen başka Türk oymakları, Bizans’a ve Anadolu topraklarına geçti. 1071’de Türklere karşı savaşanların çoğu buradaki Türklerdi; aynı dili konuştuklarını görünce Bizans saflarını terk edip bize katıldılar. 6-Emevi üstünlüğüne karşı Abbasiler, Türklerden yardım istedi. Irak, Mısır ve Tüm Arap yurtları Türklerle doldu. 7-Abbasi ve Mısırdaki Kölemen devletini Türkler kurdu.  Çoğu din etkisiyle Araplaştılar. Bir kısmı da bölgedeki Arap olmayan aşiretlere karışıp kendi dillerini unuttu. Fakat aslını ve dilini unutmayanları, Osmanlılar ve bizler koruyamadık. Her şeye rağmen bugün bize yaşam sunan yurdumuz kutsaldır; korunaklıdır. Şükretmek yetmez. Çalışkan olmak gerekir. Japonlar öyle sağlam evler yapıyor ki; depremden dolayı hiçbir can kaybı olmadı. Okyanustan gelen tsunami zarar verdi yalnızca. Bizim de, tedbirsizlik ve tembelliği bırakıp; tüm çağdaş önlemleri almak ve hatta daha iyilerini geliştirmek görevimizdir. Tembel olmamak gerekir. Tembel insanların ömrü kısa olur. nazifkurucu@hotmail.com
***
Yüz binlerce öğretmen atanmayı beklerken; Milli Eğitim Bakanının dışarıdan kırk bin İngilizce öğretmeni ithal etme hevesi, çok yanlış bir tutumdur. Ülkemizde İngilizce eğitim yapan liseler ve üniversiteler çok. İngilizceyi tam bilen on milyondan fazla insanımız bulunuyor. En az kırk bin İngilizce öğretmeni, atanamadığı için boşta! Bu ayıplı teşebbüsü, sayın Başbakan durdurmalı! Dışarıdan doktor ithal etmeye kalkışmak da, yanlıştır ve zararlıdır.

YALVAÇ BEY

Bazıları Yalvaç ve çevredeki Türk yerleşimlerinin Mirkefalon zaferinden sonra başladığını sanıyor. Yanlıştır! Öyle olsa “Zafere Gelendost köyleri mi, yoksa Yalvaç köyleri mi destek verdi?” diye tartışır mıydık? Anadolu’daki Türk yerleşimi Malazgirt zaferinin de çok öncesinden vardı. Savaşın kazanılmasında onların da büyük katkısı oldu. Yalvaç ve tüm Anadolu milattan çok önceki dönemlerden beri Türk kökenli oymakların yerleşim yeriydi. Birçok kaynak, tüm Psidia bölgesine sıkça saldırıp yağmalayan kalabalık çadırlı insanlardan bahseder. Onlar Türklerdir. Malazgirt Savaşında, Bizans ordusunda Anadolu’da yaşayan ve ayrıca Kuzeyden Balkanlara gelmiş olan Kıpçak, Peçenek, Koman oymakları ve başka Türkler bulunduğu bilinmektedir. Bunların kendileri gibi konuşan Alp Aslan güçlerine katılması sonucu; zafer Türklerin olmuştur. Anadolu’ya sonradan gelen bir halk değiliz; eskiden beri buralardaydık.
                                               ***     
“Yalvaç Bey eder idi sahib-ül ata
              Mesakiyn-i eytama bezl-ü seha”
İlçemizin en eski yöneticilerinden olan Yalvaç Bey’in Osmanlı saray arşivlerinde minyatürü var. Bu mısralar o minyatürden. El pençe duran yardımcılarının ortasında; halka ve yoksullara yardım dağıttığını gösterir. Oğuz boyu, Salur oymağından YALAVAÇ (GALABAÇ) adını taşıyan bir kol var. İzmir’i fetheden  Çaka Beyin kardeşinin adı da Yalavaç’tır. Osmanlı soy kütüğünü yazan MEHMET NEŞRİ, Ertuğrul beyin 20 göbek önceki atasının adını YALVAÇ olarak yazar. Onun da 9 göbekten atası, OĞUZ KAĞANDIR.
Yalvaç, en eski nahiyelerden biri iken; 1840 yılında kaza olmuş.  Isparta sancağı ile birlikte Konya vilayetine bağlı olduğu için; Yalvaç’tan Konya’ya göçenler olmuş. Bunların torunları, soylarının Yalvaç’tan geldiğini bilmiyor. Konya vilayet konağına yakın ÖZYALVAÇ adlı büyük mağaza vardı. “Kimlerdensiniz?” diye sordum. “Kökümüz Yalvaç’tan gelmiş? Fakat kimlerden, bilmiyoruz” dediler. Soyadımızın lakabından alındığı 1700’lü yıllarda yaşayan HACI KURU’nun 4 oğlundan Ömer, Konya’ya yerleşmiş. Ondan gelen sülaleye Konya’da Dervişzadeler(Hacı Veyiszade) deniyor. Büyük din bilgini ve şair rahmetli Ali Ulvi Kurucu ve Amcası Mustafa kurucu, onun torun çocuklarıdır. Ali Ulvi Kurucu’nun babası, 1937’de Medine’ye göçmüş; 17 yaşındaki oğlunu da oraya götürmüş. Ataları Ömer’in kardeşi Hafız Ahmet, Büyük babam EMİN HOCA’nın Büyük babasıdır.
Yalvaç her dönemde Isparta’nın en büyük ilçesiydi. Eskilerde Gelendost ve Ş.Karaağaç, Yalvaç’a bağlıymış. Isparta maiyet memuru olduğum dönemde; Yalvaç’ın nüfusu,  il merkezine yakındı. Orta Okul, önce Yalvaçta açılmış. Birçok Yalvaç gencinin sağlık, tapu vs. memuru olarak devlette görev almasını sağladı. O dönemde, Debbağlık ve ayakkabı imalatında Yalvaç en önde gelen yerdi. Tabakhanesi, İstanbul’daki Kazlıçeşme’den ünlüydü. Kurtuluş savaşının coşkusuyla Yalvaç halkı para toplayarak en modern deri fabrikasını meydana getirdi. Sümerbank fabrikayı bir süre çalıştırıp kapattı. Bir de Sinan’ın dokuma fabrikası vardı. İşçilerini çağıran değişik düdükleri, saat ayarı gibiydi. İkisinin de kapanması büyük kayıp oldu. Üretimin devletçe desteklenmemesi ve tüm ülke kaynaklarının İstanbul çevresine yatırılması; Anadolu’nun diğer birçok önemli merkezini olduğu gibi, Yalvaç’ı da köreltti. Hemşerilerimizin en becerikli ve üretici olanları, İstanbul’a göçtüler. İstanbul’da, Yalvaçtakinden fazla Yalvaçlı var. İlçemiz çok şey kaybetti. Gene de ilimizin en büyük ve canlı ilçesidir. Yakındaki Sücüllü, kalabalık beldedir. Halkının beşte dördü, İstanbul ve Avrupa’da! Yalvaç’a ve Meslek Yüksek okuluna çok yakın. Ama özel meziyetleri ve aşırı çalışkanlıkları ile; merkeze dört beş mahalle olarak katılmak istemezler. Beldesini kalkındırmak için, İstanbul’daki ticaretini terk edip gelen belediye başkalarının da çalışmasıyla kalkınması, belki daha uygun.
MİRKEFALON savaşı, Yalvaç’ın Kırkbaş, Tırtar ve o çevredeki köylerinde geçmiş ve vatansever Salur boyundan Yalavaç oymaklılarının da katkısıyla, Bizans’ın haçlı ordusu imha edilmiş. SAĞIR köyümüzün öyküsü şöyle: (Bizans askerleriyle çarpışıp ölümcül yara alan iki Türk Selçuklu askeri, sürünerek o köye yaklaşıyor. Güçleri tükenince; “Nasıl olsa öleceğiz; bari karşıdaki köye düşman askerlerinin geldiğini haber verelim de; kaçsınlar” diyerek; epeyce bağırıp ünlemişler. Seslerini duyuramayınca; SAĞIR MISINIZ? SAĞIR! diye inleyerek son nefeslerini vermişler. Bu köyün ismi o yüzden sağır kalmış.)
Kalabalık haçlı ordusunun bazı birlikleri, Hoyran gölünün batı tarafına ve öbür yüzüne de geçmiş ve oradaki Türk güçlerine yardım eden Uluğbey, Büyük Kabaca, Karip, Akkeçili, Yenice, Afşar ve hatta daha uzaktaki köyler de Türk askerine yardım ederken şehitler vermiştir. Zaten yüz binlerin çarpıştığı bir savaş; çok dar alanlara sığmazdı. Miryokefalon zaferinin kaymakamlık yaptığım Gelendost ilçemizde kutlanmasına, Başkan Tekin Bayram gibi ben da taraftarım. Elbette Gelendost’un ve köylerinin eski halkı da, düşmana karşı kahramanca savaşmıştır. Törenlerin en coşkulu yapıldığı ve geniş halk kitlelerinin katılımıyla kutlandığı yer de GELENDOST oldu.
Sempozyum gezimizde, en güzel ağırlamalardan birini Yalvaç’ta gördük. Başkan Tekin Bayram iki üç gününü bu işe ayırdı; her uğradığımız beldede o da vardı. Yalvaç’ta Gerek tarihi kalıntıları, gerekse yenilenen konak ve evleri gezdirerek bizzat açıklamalar yaptı. Kendi cebinden de büyük masraflara girdiğini gördük. Belediyenin Psidia otelindeki ağırlama da, mükemmel bir konukseverlikti.
Dikkat etmemiz gereken yaşamsal önemde bir nokta var. Haçlılar artık göğüs göğse savaşa girişmiyor. Dost görünüp aldatarak, ülkemizi büyük tehlikelere atıyorlar. Müttefik adlı düşmanların tuzaklarından ve bizi, kendi savaşlarının fedaisi olarak kullanmalarından ısrarla sakınmamız gerekiyor. nazifkurucu@hotmail.com

 
 
 

Nazif KURUCU Eşi İle Moskovada Nazim HİKMETİN Mezarında

 

Saray Köyündeki Bahçede Oğlu Ahmet AKIN KURUCU ve torun Bora KURUCU ile.



Yalvaç Hacı Ali Rıza Kütüphanesi'ne Ek Nazif KURUCU Bölümünün Açılış Töreni

Yalvaç Kaymakamı ile

Torunu İrem TÜTÜNCÜ ile.
Ispartalılar Vakfında Nazif KURUCUNUN Yaptıgı konuşma Resimleri

Ispattalılar Vakfındaki Konferans Resimleri
Nazif KURUCU Akşehirde iken
Kabataşlılar Vakfında Konferans
Kabataşlılar Vakfın Yöneticisi Ekök AVCIOGLU Vakıfda Yaptıgı Konuşmadan Sonra Nazif KURUCUYA Plaket Verirken.
İftar Yemegi 1991
Milas- Ören'de Düğün 1986
Baku Milletvekili ve Tecil Hastalıklar Hastanesi Başhekimi Dr. Cihangir Bey'in evi. Kendisi Kardeşi Zeytin Genel Müdürü ve Azerbeycan Baş Cerrahı, Nazif KURUCU İle
Alman Parlamenterlerle Yemek 1986
 
Nazif KURUCU Altı Torunun dan ilk Üçü ile ( 1994 )

 

Isparta Gazeteciliginde Önemli Bir yeri olan Gazeteci Yazar sayın Zeki TARHAN Nazif KURUCUNUn Yakın Çalışma Arkadaşıdır.
 
 
AHISKA GAÇGINLARI
Akıska'dan daş gelir; Huma gözden yaş gelir. Seni mene verseler; Allah'a da hoş gelir! Ahıska'dan kaçabilenler, Bakü sokaklarında mahzun ve üzgün kalabalıklar halinde dolaşırlardı. Ahıska, Osmanlı devletinin en geniş ve zengin vilayetlerinin başında geliyorken Ruslar tarafından işgal edilince; soykırımdan kurtulabilenler değişik Türk cumhuriyetlerine kaçmışlardı. Çoğu Kazakistan'da kabul ve itibar görmüş; önemli bir kısmı da, Azerbaycan'a sığınmışlardı. Birbirine yapışık dolaşırlardı sokaklarda. Azerbaycan'ın başında, Rus taraftarı Hüseyinof bulunmaktaydı. Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk'ün hayranı Ebufeyz Elçibey'in başa geçmesini isteyen Azerbaycanlılar çoğunluktaydı. Bu yüzden, o milliyetçi liderin hayatı tehlike altındaydı. Rahmetli Elçibey de, Rahmetli Haydar Aliyev gibi, Nahcivan doğumluydu. Nahcivan'ın Azerbaycan'la ilgisini kesebilmek için Aradaki topraklar, Rusya tarafından Ermenistan'a verildi. Bağımsız Nahcivan Cumhuriyeti, gene de Azerbaycan'a bağlıdır. Haydar Aliyev, Bağımsız Devletler Topluluğu'nun başına geçmeyi hak ediyordu. Türk asıllı olmasından dolayı engellediler. Onun Azerbaycan'ın başına geçmesi, 20 yanvar(Ocak) katliamları gibi Rus saldırılarının ve Baku'ya uygulanmak istenen soykırımların tekrarlanmasını bir dereceye kadar önledi. Fakat Ermenilerin Karabağ'ı, Rus ordularının ateş gücü ve yardımlarıyla istila edip halkı katliama uğratmalarına engel olunamadı. Aslında Karabağ'da Ermeni zulmü ile, Türk halkına işkence ve soykırım eskiden beri Rusların desteğiyle sürüp gelmekteydi. Bu zulmü hatırlatıp sızlanan birçok dörtlükler, Azeri halkının dilinde dolaşıyordu: Garabağ'da Talan var! Zülf yüzüne salan var. Ben gurbette eğlendim. Gözü yolda galan var.... Batı ülkelerinde ve Amerika'da zenginleşen Ermeni diyasporasının kışkırtmasıyla komşu Ermenistan, bize ve Azerbaycan'a sürekli dert çıkarmış ve daha da çıkaracaktır. Kadim Türk olan Şuşa kentinin işgali ve Hocalı katliamı, Ermenistan'ın ne kadar kan dökücü olduğunu gösterdi. Sayın İlham Aliyev topraklarını kurtarmaya hazır görünüyor. Nahcivan'ı Azerbaycan'dan ayıran toprakları da almalı. Fakat Ruslar, her ihtilafta Ermenistan'dan yana güç kullandılar. Bu tutumun değişmesi inşa Allah sağlanmış olur! Bağımsız Devletler topluluğu işlevini yitirmiş gibi görünüyordu. Putin'in liderliği, o birliği yeniden güçlendirmiş durumda! Bizim de, kardeş Türk Cumhuriyetleriyle ekonomik ve politik işbirliğimiz; Rusya ile ilişkilerimizin dostça sürdürülmesi halinde daha başarılı olacak. Birinci Cihan Savaşında, Filistinli ve Arap kardeşlerimizin İngilizlerle işbirliği yapması sonucu acı bir yenilgi geçirmişken; yeni serüvenlere girmeyip toparlanmaya çalışmamız daha doğru ve yararımıza olurdu. Genel Kurmay Başkanlığımızın bir Alman Mareşale teslim edilmesi felaketlere yol açtı. Enver Paşanın, doksan bin askerimizi aç ve yalınayak, Sarıkamış'ta karlı ve buzlu dağlarda şehit etmesi ve Alman savaş gemilerine bayrağımızın çekilerek Rus limanlarını topa tutulmasına izin vermesi; felaketimiz oldu! Bunlar olmasa ve Rusya ile savaş haline sokulmasak; halkı Konyalılar gibi konuşan ve Konya kadar geniş olan Ahıska vilayetimizi kaybetmezdik! Kırılmaktan ve soykırımdan kurtulabilen bir kısım halkı da, orada burada perişan olmazlardı. Onlara kucak açan Kazakistan ve Azerbaycan'a minnet borçluyuz. Küçükmüş gibi görünen çatışmalar, büyüyüp felaketlere dönüşebiliyor. En ufak savaş olasılıklarından bile sakınarak kalkınma ve sanayileşmeye hız verebilirsek; kendimize de, Türk ve Müslüman kardeşlerimize de, çok daha yararlı olma gücüne ulaşacağımız kesindir.
ANKARA KALESİ
Başkente turist çekmek isteniyorsa, bunun merkezi Ankara kalesi olur. Kale ve çevresi en şahane olanaklarla dolu! Ülkemizin turizm merkezi Antalya’dan gelen yeni Valimiz Alaaddin Yüksel işe el atarsa, başarıya ulaşılır. Yerel yönetimlerin beceremeyeceği ve çok fazla turistik olanaklarla dolu olan Ankara’yı turizme açamayacakları; iyice anlaşıldı. Gökdelenleri çevreye yaparak, Yenişehir’deki Atatürk’ten kalan güzel evleri korusalar, şahane olurdu. Tersini yapıp, Anakarayı boğdular. Altındağ belediye başkanından umudum vardı. Yetkisi ve olanakları yeterli değil! Ona güç verilmiyor. Aslında İstanbul için süper şahane ve kimsenin akıl edemeyeceği muhteşem projesi olan Sayın Başbakanın; çok ihmal edilmiş Cumhuriyet başkenti için de, süper projeler gerçekleştirmesini bekliyoruz. Havaalanına metro ile gidilebilmeli. Ankara’ya Paris kadar, Barselona kadar turist çekilebilir. Bu iş devletimizin eliyle olur. Sayın Başbakandan, benim gibi fanilerin akıl erdiremeyeceği bir süper bekliyoruz. Muhakkak bekliyoruz. İşgal altındaki İstanbul’un ve tüm kutsal yurt köşelerinin kurtarılması, düşmanların ulaşamayacağı korunaklı iç bölgede olan Ankara’dan planlanıp başarıldı. Birinci ve ikinci Meclis binalarıyla TBMM’nin, Ankara Palas ile Anıtkabirin burada olması ve kurtuluş mücadelesinin buradan kaynaklanması; önemli değerlerdir. O tarihi değerler bile, turizm için yeterliydi. Üstelik gölleri, denize benzeyen barajları, dağları ve ormanlarıyla Ankara ili, turizmi çoktan hak etmiş durumdaydı. Kızılcahamam ve Beypazarı ilçeleri, iç turizmin önemli merkezleri oldu. Ankara’yı da dış turizm merkezi yapmanın kampanyası başlatılmalı. Çengel Handaki güzel kahvaltılar sunulan RAHMİ KOÇ MÜZESİ ve Çukur Han’ın, aynı aile tarafından DİVAN OTELİ haline getirilmesi, bu parlak hayalin gerçekleşeceği müjdesini veriyor. Rahmetli Vehbi Koç’un dükkanını gördük. Kıl çuvallar, torbalar, urganlar, düven! Bulgur, mercimek gibi kuru gıdalar da satılıyormuş. Düven’in ne olduğunu çoğunuz bilmez. “Düven süren öküzün ağzı boş kalmaz” diye bir atasözümüz vardı. Eskilere sorun anlatsınlar. Vehbi Koç’u yetiştirmiş olması bile, Ankara’ya önem verilmesi için yeterli gerekçedir. O olmasa, ülkemiz sanayileşmekte çok gecikirdi!
Muhteşem kale çok bakımsız; dökülüyor adeta! Eskiden kuru gıdaların toptan satış yerleri oradaydı. Kaledeki tarihi binaları, birçok yoksul vatandaş gecekondu niyetine kapışmışlardı. Kale’nin değeri anlaşılınca, birkaç açıkgöz eski muhteşem konakları yok pahasına satın alıp lokantaya çevirdi. Bunlardan birini karımla kızım gerçek lokanta sanarak oturmuşlar. Oğlum, gelin ve torunlarla çevre sokakları dolaşırken, cep telefonundan bize ulaşıp çağırdılar. Varıp oturduk. Adam adının sonuna bedavadan paşa unvanı eklemiş. Peynirli, kıymalı ve patatesli gözlemelerle ayran ve salata ısmarlandı. İki minik tabağa birer marul yaprağı ile küçük bir domates dilimini minik parçalara bölüp koymuşlar; salatalar bu! Peynirli gözlemede peynir yoktu. Yanmış hamur parçasıydı gelen! Sinirden arka pencerelere manzara bakmaya gittim. Gözlemeci bayan, garsona: “Size peynir yok dedim. Niçin peynirli gözleme siparişi aldınız?” diye çıkışıyordu. O şişirme şeylere, şişirilmiş ve gelmeyen yemekler de eklenmiş bir fatura ödedik. Atpazarına doğru gösterişsiz mekanlarda, daha şahane yemekler ve gözlemeler vardı oysa! Başka lokantanın önünde; emekli ve turizm gönüllüsü bayan tarih öğretmenine rastladık. Açıklamaları çok doyurucuydu. Konağın önünde müşteri toplamak için bekleyen lokanta sahibinin kızı; “Boş şeyler konuşuyorsun, müşterileri engelliyorsun!” diyerek çirkin sözlerle hakaret etti kadıncağıza. İnişli yokuşlu dar sokaklarda mahallenin delikanlıları, teypleri sonuna kadar açıp yıldırım hızıyla araba sürerek caka satıyor. Kaleyi gezenler, ezilmemek için çil yavrusu gibi dağılıp duvarlara yapışıyor. Bu iş böyle yürümez, tüm kaledeki evler ve mekanlar, devlet veya belediye tarafından kamulaştırılıp restore edilmeli. Binlerce yıllık Ankara kalesi, Ahmedin-Mehmedin ve gecekonducularla şaşaalı unvanlar takınan lokantacıların keyfine bırakılamaz!
ANKARA SANAYİCİLERİ ÇOK BAŞARILI
Birçok kuruluşun Başkentten alınıp götürüldüğü ve Ankara'nın tümüyle ihmal edildiği bir ortamda; Sanayici ve atılımcılar Ankara'yı canlandırdılar. En küçüğünden en büyüğüne kadar hepsini takdir ve tebrik etmek gerekir. Çok eskilerde de, Ankara değişik mallar üretip ihraç etmeyi başaran bir merkezmiş. Ankara ve Beypazarı esnafı, yüz yıllar önce çeşitli mallar üretip dış ülkelere satmayı başarıyorlarmış. Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet ve Başkent olmayla başlayan coşku ve Atatürk döneminde başlatılan savunma sanayi, üretme ve dış ülkelere ihraç etme alışkanlığını güçlendirdi. Şimdi devlete ait fabrikalar eskisi kadar çalıştırılmasa bile; birçok dalda üretim yapan organize sanayi bölgeleri oluştu. İlk atılımı Keresteciler Sitesi yapmıştı. Mobilya ve ahşap işlerinde bu site, esnafa ihracat yapma cesaretini ve alışkanlığını kazandırdı. Bulunduğu geniş bölge zamanla yetmedi. Yeni Mahalleye bağlı olan Saray köyünde MODERN KERESTECİLER SİTESİ'ni kurdular. Bir yıl içinde yaptıkları muhteşem cami, ancak uzun yıllar içinde bitirilebilen Kocatepe Camisi kadar Görkemli ve büyüktür. Sanayinin yoğunlaştığı Saray Köyü, Köprübaşı belediyesi ilçe yapılıp Kazan adı verilince, oranın mahallesi haline getirildi ve bakımsız kaldı. Buna rağmen Saray'da başlayan sanayileşme çevreye yayıldı; Orhaniye köyüne ve Kazan ilçe merkezinin dışarılarına kadar taştı. Sanayileşme, Başkentin adeta kasıtlı bir şekilde ihmal edilip söndürülmek istenmesine rağmen; daha da canlanmasını sağladı. Saray Yenimahalle ilçesine bağlı bir köyken; bugünkünden daha bakımlıydı. Kazan Belediyesi, Saray köyünün meralarını ve tapusuz diğer yerlerini satarak zenginleşti. Sanayi işletmelerinden ve taşınmazlardan önemli ölçüde vergiler alarak güçlendi. Fakat fabrikalar ve adalar arasındaki yolları bile açmadı. Kendisini zenginleştiren bu uzak mahallesine yeterli hizmet götürmedi. Çalışkan ve yurtsever sanayiciler; tümüyle ihmal edilse bile Saray köyünü canlandırdıkları gibi; Başkentimizi de yüceltiyorlar. Bu noktadan, yeni çıkan büyük belediyeler yasasına gelmek istiyorum. Kurulacak büyük belediyelere ve onların başındakilere, aynen Kazan- Saray emsalinde görüldüğü gibi; uzaktaki köyler ve kasabalar, çok önemsiz görünecektir. Kazan Belediyesinin, Saray köyünden vergileri toplayıp boş yerleri ve meralarını sattığı halde; adalar arasındaki yolları açmadığı gibi; yeni icat edilen büyük belediyeler, yaşamına son verilen küçük belediyelerin halkını, önemsiz görüp dikkate almayabilirler. Çünkü o küçük ve uzak yerlerdeki oy sayısı, dev merkezin bir mahallesindekinden daha az olabilir. Büyük belediyenin, burnu ve gururu aşırı büyüyen büyük başkanı da; oralara gidip halkın sorunlarını dinlemeye bile gerek görmez. Küçük yerleşim birimlerinin yeterli hizmet görmesi için; yetkilerin vali ve kaymakamlarda olması tek çözüm yoludur. Ancak böylece nüfusu kalabalık olmayan uzak köyler hizmet alıp güçlenebilir. Bugün en çok yatırım yapılan, devlet bütçesinden en çok pay alan belde, İstanbul'dur. Nerdeyse bütün yatırımlar oraya yapıldığı için; tüm ülkemizin insanları oraya göçmekte! O kadar çok hizmet, yatırım ve göç aldı ki; sıkışıklıktan ve izdihamdan soluk alınamaz hale geldi. Kurulacak büyük belediyeler de, hükmettikleri bölgedeki halkın tümüyle merkeze göçmesi sonucu, İstanbul gibi yaşanmaz hale gelecekler.
ARTIK DOĞALGAZ SANTALİ YAPMAYALIM
Bizde doğalgaz yok! Yapacaksak Güneş ve Rüzgar santrali; hatta kömür santrali yapalım. İthalata verdiğimiz dövizlerin çoğu enerji satın almaya gidiyor. Kendi kömürümüzü kullansak bile; ithal doğalgazdan çok hayırlı olur! Başka ülkelerin çoğu, Enerjiyi petrol ve gazdan değil; daha zararsız başka yollardan elde ediyorlar. Petrol de, doğalgaz da; kullanıldıklarında havayı kirletiyor. Ozon tabakasına zarar vererek, yerküreyi ve üzerinde yaşayan bitkilerle tüm canlıları tehlikeye atıyor. Petrol ürünlerini yakıt olarak da, araçlarımızı yürütmek için kullandığımızda da; nefes alınmasına zarar vererek; kendi yaşam süremizi kısaltıyoruz. Tüm insanları ve kendimizle çocuklarımızı, tehlikeye atıyoruz. Bütün bunları gazete okuyan, televizyon seyreden, görme veya işitme organları çalışan herkes biliyor. Devletin ve belediyelerin yetkilileri de biliyorlar. Kirli enerji kaynakların zararlı olduğunu bilmeyen yok! Fakat sigara tiryakilerinin, kendilerine zarar verdiğini ve ömürlerini kısalttığını bile-bile, ciğerlerine çekerek tüttürmeye devam ettikleri gibi; yetkililerimiz de,o zararlı ve pahalı enerji kaynaklarından bir türlü vazgeçmiyorlar. Oysa: 1-rüzgar ve güneş santrallerine önem verseler... 2-Her evin ve binanın damına, sıcak suyu bedava üreten ucuz tesisatın kurulmasını zorunlu hale getirseler... 3-Çöplerden ve her türlü atıklardan enerji üreten sistemler her köyde ve beldede kurulsa... 4-"Bu tesisleri kurmayan beldelere devlet yardımı yapılmayacağını" emreden bir yasa çıkarılsa... 5-Kendi enerjisini güneşten ve rüzgardan; hatta kendi atıklarından üretmeyen yapılara, oturma izni verilemeyeceği de kanunlaştırılsa, ne güzel olur. Her şeyden önce; sahip olduğumuzdan fazla çok dövizi dışarılara vererek gaz ve petrol ithal etmemize gerek kalmaz. Cari açıklardan ve borçlardan kurtuluruz. Peki tüm bu kolay ve bizi borçlardan kurtaracak işleri niçin yapamıyoruz? *Acaba bütçemizin önemli bir kısmını, gaza ve akaryakıta bindirilen tüketim vergilerinin gelirinden mahrum kalmamak için mi; bu güzelliklere başvurulmuyor? *İthalatçılar kolay kazançtan mahrum olmasınlar diye mi; kendi enerjimizi ürettirmiyorlar bize? *Azgın dış güçler, ülkemizin borçlardan ve ipoteklerden kurtulup; başını dikerek kendilerine boyun eğmez hale gelmemesi için mi; kendi bastıkları ve döviz olarak kabul ettirdikleri paraları harcayıp kullanarak petrol ve gaz ithaline zorluyorlar bizi? Bunların hiçbiri değil! Üzerimize çöken tembellik, hımbıllık ve nemelazımcılıktır bizi ucuz enerji üretmekten alıkoyan! Bir kahraman belediye çıksın; desin ki: "kendi enerjisini güneşten, rüzgardan veya kendi atıklarından üretmeyen hiçbir binaya; yapı ruhsatı ve kullanma izni vermeyeceğim!" Bu kuralı sıkıca uygulasın! Tüm ülkemize örnek olan kahramanlık yapmış olur. Böyle kahraman bir belediyeyi dört gözle bekliyorum. Bir milletvekilimiz de bu yolda bir yasa tasarısı sunarak ısrarla savunsa; aynı yurtseverliği yapmış olur.
DOĞALGAZ FELAKETLERİ
"Kepçe doğalgaz borusunu kırdı; çıkan kıvılcımın yarattığı patlamadan iki apartman göçtü..." Buna benzer birçok felaketli kazalar oldu. Bazı dairelerde veya tüm binadaki insanlar doğalgaz kaçağından öldüler. Gaziosmanpaşa'da oturan bir arkadaşım vardı; cevval, neşeli, atılgan biriydi. Doğalgaz sızıntısından çoluk çocuk tümü bayılmışlar. Kapıyı çalan konuk, evin büyük oğlunu uyandırabilmiş. Onun pencereden; "Bizi kurtarın!" diye haykırıp yalvarmasını, televizyon göstermişti. Hepsi hastaneye yetiştirilmiş; ölen olmadı. Fakat çok neşeli ve başarılı adam; şüpheci, suskun bir karaktere büründü. Sonra da evinden çıkamaz oldu. Ev, apartman olsun; işyeri olsun; ısınmak ve diğer gereksinimler için doğalgaz kullanılması, büyük tehlikeler yaratmakta ve yangınlarla patlamalara neden olabilmektedir. Doğalgaza dönüştürülen motorlu araçlar için de aynı tehlike var. Bu yüzden kapalı otoparklara ve özellikle binaların bodrumundaki park yerlerine doğalgazlı ve tüplü araçların konulmasına izin verilmez. Bu kurala dikkat etmeyen binalar ise; büyük bir felaketi göze almış durumdalar. Evlerde çıkan yangınların ve zehirlenerek ölümlerden çoğunun nedeni, doğalgazdır. Ateşe yakın yerdeyse tutuşur. Sıkışırsa veya ısıya maruz kalırsa patlar. Arsa rantından yararlanmak için, çok yüksek katlı binalar moda haline getirildi. Genel olarak 25, 30 ve daha yüksek katlı binalarda doğalgaz yoktur. Isınma elektrikle sağlanır. Yüzden fazla dairenin birinde doğalgazdan yangın çıksa veya patlama olsa, yüzlerce-binlerce insanın yaşamı tehlikeye girer. Onun için, yüksek katlılarda doğalgaz kullanılmıyor. Kullananlar varsa, binlerce vatandaşın hayatı tehlike altında sayılır. LPG ile çalışan otomobiller de tehlike kaynağı! Elektrikli otomobilleri ülkemizde üretmeye ve kullanmaya yönelmeliyiz artık... Aslında tüm belediyelerin, kendi enerji ve elektrik gereksinimini güneş veya rüzgardan sağlamayan hiçbir binaya, yapı ve oturma izni vermemeleri gerekir. İnşaat bitince, dış duvarların tümünü taşlarla kaplıyorlar. O kadar taş, zaten çok sağlam olmayan temellere, yüzlerce ton daha yük bindirip çökme ve yıkılma tehlikesini artırıyor. Dış cepheler ağır taşlar yerine, güneş enerjisini elektriğe çeviren camdan veya başka kimyasal alaşımdan oluşan bir ürünle kaplansa; ısınma ve diğer enerji giderleri sıfıra indirilmiş olur. Uygar ülkelerde bunun başarıldığını duyuyor ve görüyoruz. Binalar plastiğe benzeyen ve güneş enerjisini elektriğe çeviren basit bir malzemeyle kaplı. Güneşi az olan yerlerde bile gündüz o kadar elektrik üretiliyor ki; fazlası ulusal sisteme satılıyor. Güneşten elde edilen elektriğin depolanması büyük akülere ve pahalıya mal olacağı için; gece ulusal elektrik sistemden alınıyor. Böylece ısınmada ve kullanımda sıfır maliyete ulaşılıyor. Yalnız aydınlatma değil, ısınma ve mutfak işleri de elektrikle sağlanıyor. Böyle bir malzeme bizde üretilmiyorsa; hem devletimizin, hem de sanayicilerimizin ayıbıdır. Devlet bu malzemeleri üretenlere büyük teşvikler vermeli. Üretemeyecek kadar geri kafalı isek; dışarıdan sürekli pahalı gaz ve petrol alacağımıza; kendi güneşimizi elektriğe çevirecek malzemeleri satın alalım. Daha iyi olur. İran petrolüne ve gazına, dostlarımız ambargo koydular. Yani biz artık bitişiğimizden gaz alamayacağız. Bunu fırsat bilip, güneş ve rüzgar enerjisine tam güçle yönelmemiz çok isabetli olur.
DÜNYANIN HER YERİNDE TÜRKÇE OKULLAR AÇALIM
Avustralya'da, Amerika'da, Avrupa'nın her ülkesinde ve başka birçok yerde yoğun olarak Türkler yaşıyor. Onları ve çocuklarını yitirmeyi ve bizimle bağlarının koparılmasını göze alamayız. Yaşadıkları ülkenin dilini öğrensinler; fakat dilimizi de unutmasınlar! Benliklerini de yitirmesinler. Ermeniler, Yahudiler, Rumlar ve başka bir çok ulus; başka memleketlerdeki insanları sayesinde ayakta kalıyor.
Ermenistan çok az nüfuslu! Önemli bir üretimi yok! İhracatı hiç yok! Başka ülkelerdeki Ermeni diasporasının maddi ve manevi desteği ile varlığını sürdürüyor. Diasporası olmasaydı, Ermenistan da olamazdı.
İsrail de öyle! Bulundukları yabancı ülkelerin bütün sermaye gücünü tekellerinde tutuyorlar adeta! Özellikle Amerika'daki Yahudiler, en güçlü dünya devletinin bütün inisiyatifini etkileyecek ve beğenmediklerini değiştirmek gücüne sahip durumdalar adeta!

FİNANS MERKEZİ BAŞKENTE GETİRİLSİN

İstanbul'da kurulan finans merkezinin, epeyce zaman geçmesine rağmen, ekonomimize bir yararı olmadı; olamadı! Geçen sürede üretimimiz azaldı. Ekonomi daha da kötüye gitti. Paramızın değeri düştü; enflasyon arttı. Aslında: *Deprem beklentisi altında olan... *Dış tehlikelere açık bulunan bir yere, bu merkezin kurulması yanlıştı. Diğer yandan İstanbul, dünyada trafik sıkışıklığında açık ara birincidir. Oradaki insanlar herhangi bir yere giderken; normalin iki üç katı zamanı boşa götürmek zorunda kalıyorlar. Bu yüzden moralleri ve sinirleri bozuluyor. Nüfusu daha kalabalık görünen dünya şehirleri, birkaç tane de olsa vardır. Fakat hiçbirinde trafik sıkışıklığı ve varılacak yere çok geç ulaşılması; İstanbul kadar zorluğa ve zaman kaybına neden olmamaktadır. Bunun böyle olduğunu uluslararası istatistikler de göstermekte. Başkente tek bir metro bile yapmamışken; İstanbul'a birçok deniz altı sosisleri, pahalıya mal olan ve tünellerle kısaltılan yollar yapıldı. Yenileri de yapılmakta. Bunlar İstanbul'un hakkıdır. Helal de olsun! Fakat tüm bu çalışmalar, dünyanın en güzel şehri olan İstanbul'un trafik sıkışıklığı ve çilesini azaltmadı; artırdı! Çünkü her büyük yatırım, oradaki nüfusu olağanüstü çoğaltıyor. Nüfus artışı, motorlu araç artışını karesiyle büyüttü. Bir yerden diğerine gidiş, olanaksızlaştı adeta... Üçüncü boğaz köprüsü yapılırsa; o mahşeri kalabalık ve trafik yoğunluğu çok daha artacak; azalmayacak. İstanbul'da büyük işler kurarak, tüm hemşerileri bir yardım derneği çatısı altında toplayan Yalvaç'lı hemşerilerim var. Beni bir konuşma yapmam için ısrarla davet ediyorlardı. 20 ekim cuma ertesi günü, dernek lokalinde bu görevi yerine getireceğim. Askerliğimi İstanbul'da yaptım. Birçok kez de değişik nedenlerle orada ve Büyükada'da kaldım. Bir zamanlar Sirkeci benden sorulurdu desem, yeri var. O tenha ve güzel ve romantik günler geçti gitti. Şimdi orada yol bulmak zor; trafik cehennem! Mahşeri kalabalık, güzel İstanbul'u kıyamet yerine çevirdi. Trafik korkusundan kendi arabamla değil; uçakla geleceğim. "Kalacağım yerden dernek merkezine ve başka yerlere taksiyle nasıl gideceğim?! Verdiğim randevulara saatinde yetişebilecek miyim?!" diye endişe içindeyim. Nitekim bir keresinde, Ayasofya çevresinden, Yıldız'a taksi şoförünün bütün çabalarına rağmen; büyük futbol kulüplerimizden birinin taraftarları, isyan çıkarıp yolları kapattıkları için ulaşamamıştık. *Finans sektörünün ise, zaman kaybına hiç tahammülü yoktur. Bir dakikanın değil, saniyelerin bile önemi vardır finans işinde! Bu yüzden trafiği çok sıkışık olan İstanbul, Finans merkezi için uygun değildir. Birçok zengin ülkede; finans sektörüne devletin etkisi bizden çok daha azdır *Ülkemizde ise; para işleri ve finans; 1-Hükümetin kararları ve tutumu... 2-Merkez Bankasının uygulamaları... 3-Maliye Bakanlığının kararlarından etkilenir. Bunun için de; Finans Merkezi; yukarıda sayılan kurumların ve makamların bulunduğu Başkente olmalıdır. Ülkemizin ve halkımızın çıkarları bunu gerektiriyor.
GELENDOST GÜNLERİ
Üç günlük, Şarki Karaağaç konuşmalarından sonra; Miryokefalon zaferinin 836. yıldönümünü kutlayan Gelendost Belediyesinin şölenine katıldık. Gelendost eskiden Şarki Karaağaca(Yalvaç Karaağacı) bağlı nahiye idi. Resmi işlemler için oraya; alışveriş için ise, Yalvaç’a gelirlerdi. Büyük sel baskınının afet yaralarını sarmak için ilçe yapıldı. İyi de olmuş; bugün zenginlik be mamurlukta birçok ili bile geride bırakan bir şehir kazanılmış oldu
Ş.Karaağaçtan çıkınca, Gelendost’a hemen varabilirdik. Nedense, Önce Eğridir’e kadar gidildi. Gölün kıyısında biraz dolaştıktan sonra, yeniden döndük oraya.
***
Kaymakamlık stajı yaparken; bakanlık beni Anamas(Şimdi Aksu ilçesi) Nahiye Müdürlüğünden, Burdur’un Bucak ilçesi kaymakamlığına; telgraf emriyle gönderdi. Oradan döndüğümde Vali Mustafa Bağrı Açık milletvekili olmuş; yerine Merhum Mehmet Varinli atanmıştı. Sel felaketinin yaraları sarılamamış olan Gelendost kaymakamlığına gönderildim. Durum çok kötüydü; halk toparlanıp yaşama yeniden sarılmaya uğraşıyordu.
Anası Gelendost’lu Babası Yalvaçlı olan Hasan Hüseyin Benzet, ilk beton evi yaptırmış. “İlle konuğu olmamı” istiyordu. Yeni evliydim, eşimle Akşam yemeğine gittik. En güzel odayı bize ayırıp süslemişler. Öyle derin uyuduk ki; şaştım. Afyon sakızını tüccarlar alıp; devlete satıyordu. Bodrumda afyon sakızı ile doluymuş; kokusu uyutmuş bizi. Ülkemizn en büyük ihracat ve gelir kaynağı o sakızdı. Yapay uyuşturucu icat olunca; bize afyon üretimini, azgın devletler yasakladılar.
***
Vali bey, Çok şikayet edilen Belediye başkanının evraklarına el koyup; yabancı tek memur olan hükümet tabibine incelettirmeye başladığım için; particilerin gadrine uğramamdan çekinerek; Gelendost’tan Keçiborlu Kaymakamlığına yolladı. “Bir daha iktidar belediyelerinin açıklarıyla uğraşma! Gerekirse ben mülkiye müfettişi isterim” diye de, tembihledi. Kükürt işletmesi, Keçiborlu’yu modern bir ilçe haline getirmişti; ortaokul bile vardı. Bazı derslerin öğretmeni olmadığı için; Fransızca ve matematik derlerine giriyordum. Gelendost’ta ise yalnızca tek ilkokul vardı. Sel bu yeni ilçeyi, yok etmişti adeta. Şimdiki hali ise; büyükşehir gibi olmuş. Göl, bölge elmacılığına üstünlük kazandırıyor. Eğridir’de başlayan modern elmacılık, Gelendost’a ve Sonra da Yalvaç’ın Hoyran Gölü havasını alan bölgelerine yayıldı. Artık Gelendost elmacılığı en öne geçti.
Türklere Anadolu’nun tapusunu teslim eden Miryokefalon zaferinin yıldönümü her yıl Gelendost’ta kutlanıyor. Sokaklar güzel giyimli çocuklarla dolu. Nüfus artıyor. Sayın Demirel; “Savaşlarda kırılıp yok olmamızın acısını duyan yaşlı bir ninenin; çocukların çoğaldığını görünce sevindiğini” anlatırdı. Gelendost sokaklarında, iyi giyimli ve neşeli çocukların cirit attığını görmekle mutlu oldum. Köyleri bile; beş-altı katlı binalarla dolmuş. Yaka köyü, ilçe ile birleşmiş. Rahmetli arkadaşım Kemal Kıyak’ın yeğeni olan Belediye Başkanı Halim Kıyak, büyük özverilerle bu zaferin yıldönümlerini coşkuyla kutluyor.
***
Son gezide “bütün ilçe ve köylerimizin, büyük kentlere göç vermesine rağmen; küçülmediğini… Gelişip güzelleştiğini” gördüm. Sokaklar kalabalık; binalar modernleşiyor. Beyşehir belki on kat büyümüş. Tüm kasaba ve kentler de güzelleşmiş. Yenice köyü ve bir zamanlar kaza merkezi olan Afşar, şehir gibi. Keşke birkaç gün de orada kalsaydık.
Belediye Başkanı, otobüsün deposuna her konuk için ikişer sandık elma koydurmuş. Otobüse Gazi Üniversitesinde bindik. Herkes orada inse, telaş olmayacaktı. Şurada- burada inilince, “yanlış çanta alınabilir” telaşı doğuyor. Gece taksi bulma uğraşısıyla, elmaları unuttum. Ertesi gün, bitişikteki AVM’den çokça elma satın aldım. Fakat Gelendost elmaları çok iriydi ve tadı da bambaşkaydı…
Otobüsün iki şöförü hiç itiraz etmeden, dur- kalk işkencesine katlandılar. Gezinin telaş ve yükünü çeken Medeni Altın ve Halil Aslan adlı gençler de, programın aksamaması için canla başla uğraştılar. Bu dört gence, özellikle teşekkür etmek gerekir.
HER ŞEYİMİZİ SATIP TÜKETMEYELİM
Özelleştirme furyası aldı başını gidiyor! Kamunun, yani tüm vatandaşlarımızın öz değerleri ve malları, özelleştirme adı altında satılıp yok ediliyor. Çoğu da yabancı tekellere yem oluyor. En değerli ve yaşamsal varlıklarımızı, özelleştirmeden yerli bir firma alsa bile; yabancılar bastırıyor parayı, yerli sahibinden devralıyor... Satışlardan elde edilen paraların, yeni yatırımlar ve iş alanları açmak için kullanıldığının, garantisi var mı? Yok! Başımıza geçenler, iktidarlarını sürekli hale getirebilmek için; yandaşlarını kollamak zorunda kalıyorlar. Satışlardan elde edilen paralar, yöneticilerin savurganlık hevesini şaha kaldırıyor.
Toplumun malı olan ekonomik kaynaklardan, tüm vatandaşların eşit olarak yararlanmasını sağlamak ve böyle olduğuna inanmak mümkün değil! Dolayısıyla özelleştirmelerden ve o yolla elde edilen kısıtlı kaynaklardan, hepimiz eşit bir refah sağlayamıyoruz. Milletin malı olan o değerlerin satılması, küçük bir zümrenin refahını ve savurganlığını artırıyor. Diğer vatandaşlar, satılan kamu mallarının ve işletmelerinin varlığından ve onların sağladığı istihdam olanaklarından mahrum bırakılmış oluyorlar. Daha da kötüsü; özelleştirmeden önce vatandaşa on liraya mal olan bir ürün ve hizmet; özelleştirildikten sonra kalitesi bozulduğu halde, on kat pahalandırılıyor. Kamunun malları satılıp tüketileceğine; hiçbirini satmamak, hakkaniyete daha uygun ve yararlıdır. Bazı maden yataklarımız çok değerli! Bor yataklarında dünya tekeli bizde. Özelleştirme bu güçlü durumumuzu da zayıflatacak! o altından değerli yatakları yabancılara kaptırmış olacağız. .
Çoğu yabancı tekeller ve onların buradaki kolları, işletmelerimizi çalıştırmayı devam ettirmek için almıyor. Ülkemizdeki üretimi durdurarak, aynı malları dışarıdaki kendi fabrikalarından getirip; burada satmak ve bizi ithalat uçurumlarında boğmak için giriyorlar bu işlere. Öyle olunca zararımız iki katına çıkıyor. 1-Buradaki işletme çalışmayınca; bizim insanlarımız işsiz kalıyor. 2-Özelleştirme yapılmadan önce, kendi ülkemizde ürettiğimiz malları dışarıdan ithal ederek bağımlı hale getiriliyoruz. 3-Oysa asıl hedefimiz, yurdumuzda üretim yaparak işsiz insanlarımıza iş ve gelir sağlamak olmalı. 4-ithalatı ise, olabildiğince azaltarak öldürücü cari açıkları sıfırlamak ve dik durabilmek; en önemli bir amacımız sayılmalı. İTALAT KAPILARI OLABİLDİĞİNCE KAPANMALI Kİ; vatandaşlarımızın hiçbiri işsiz kalmasın! Bütçemiz de cari açıklara gömülmesin!Dışarıdan satın alınan her mal, bizlere bedelinin birkaç, hatta yüzlerce katı zarar verir. Her ithal işlemi yüzlerce insanımızı işsiz bırakır. İthalat bize karşı düşmanca duygular beslenen dış ülkelerde; yeni üretim alanları açılmasına kaynak sağlamış olur.
Özelleştirmenin iyi bir yol olmadığının vatandaşlarımız da farkındalar! Özelleştirilen işletmelerin yok olduğunu anlatmak için (iç edildi anlamında)"GÜZELLEŞTİRİLDİ! " diye alay ederek belirtiyorlar duygularını! Özelleştirme "bolluk var" sanılarak savurganlığa ve israfa yol açıyor. Özelleştirilecek bir şey kalmayınca; aynı savurganlık ve hovardalığı sürdürebilmek için acaba nelerimizi satacaksınız?
İLK ENERJİ KAHRAMANININ, ROMANINI YAZACAĞIM
Türkiye'miz enerji ithalatının ağır ve dayanılamaz yükünü çekiyor. Dışarıya, hatta bize düşmanlık güden ülkelere sahip olduğumuzdan fazla dövizler ödeyip; ipotekler altına giriyoruz. Bu yükü çekmekten güçsüz kalan ekonomimiz, imdat çığlıkları atıyor. Doğalgaza ve petrole ödediğimiz dövizler, cari açıklarımızı büyütüp kalkınmamıza darbe vuruyor. Yakın komşularımızdan ve çok daha uzaklardan bunları satın alabilsek bile; sahip olduğumuzdan daha çok döviz gidiyor. Üstünü yüksek faizlerle borçlanıyoruz. Çoğu zaman da azgın sömürgeciler, bizim gaz ve petrol aldığımız ülkelere keyiflerine göre ambargo koyarak, yakınımızdan ve ucuza gelecek olandan petrol ve gaz almamızı yasaklıyorlar. Oysa teknoloji çok ilerledi. Bizim kadar güneş almayan, üstelik yüksek dağları bulunmadığı için aşırı rüzgarları da olmayan kuzey ülkeleri; gaz ve petrol yerine, evlerinin aydınlatma ve ısıtma ihtiyaçlarını; güneş ve rüzgardan karşılıyorlar. Güneşten ve Rüzgardan enerji sağlayan vatandaşlarına, aklın almayacağı kadar yüksek miktarlarda ödemeler yapıp; onları teşvik ediyorlar. Otomobillerinde bile petrol ve gaz değil; bedavaya elde ettikleri elektriği kullanıyorlar. Bu icatlar yaygınlaşalı ve ileri ülkelerde kullanılalı, onlarca yıl geçti. Ne yazık ki, bizim yetkililerimiz, güneş ve rüzgar enerjisini yaygınlaştırmak için hiçbir adım atmadılar. Değil ciddi teşvikler vermek; bunu başarmak isteyenlere yol bile göstermediler. Böyle bir yolu açmak için gücüme ve durumuma göre; kendim bir teşvik uygulamayı düşünüyorum. En geç beş yıl içinde; EN AZ ON DAİRELİ BİR BİNAYI YAPARKEN, DUVARLARINI VE ÇATISINI ELEKTRİK ÜRETECEK GÜNEŞ PANELLERİYLE KAPLAYACAK ve TÜM ISINMA VE AYDINLANMA GEREKSİNİMİNİ RÜZGAR VE GÜNEŞTEN KARŞILAYACAK İLK KAHRAMAN İNŞAATÇININ, YAŞAMINI ROMAN YAPACAĞIM. Bu işi beldesinde başaran belediye başkanlarını da, aynı kapsam içinde düşünüyorum. Zengin olsam para ödülü de koyardım. Yaşamının romanını yazacağım kahraman, zaten ünlenip zenginleşecek. Bu iş gerçekleşince, olayı tüm radyo ve televizyonlarla gazeteler duyuracak. Ünlenecek; önüne büyük ufuklar açılacak. Böylece para ödülü almış kadar zenginleşecek. Herkes binasını ona yaptıracak. Arsa sahipleri kat karşılığı vermek için o kahramanı arayıp bulacaklar! Yazı işinde tecrübeliyim. Yirmi iki kitabım basılarak yayınlandı. O kahramanın yaşam öyküsü yirmi üçüncüsü olacak. Baskı ve yayın giderlerini, tümüyle kendim karşılayacağım. Kaymakamlık, avukatlık, milletvekilliği görevlerinde bulundum. Mülkiye'den ve Ankara Hukuk Fakültesinden diplomam var. Sürdürülebilir yeşil enerji konusunun ülkemiz için bir ölüm kalım problemi olduğuna inanıyorum. Böyle bir enerji üretiminin ulusal politika haline geldiğini görmek istiyorum. Beldesinin tüm enerji ihtiyacını çöplerden ve türlü atıklardan sağlayacak olan ilk Belediye başkanının yaşamını romanlaştırmayı da taahhüt ediyorum.
IRAKTAKİ VE SURİYEDEKİ TÜRKLER
Türkmenlerin güneyimizdeki tüm bölgelere, hatta Mısır'a kadar yerleşmeleri neredeyse bin yıl önceye dayanır. 1-Abbasi devletini kuranlar ve ayakta kalmasını sağlayanlar, Türklerdir. Her ne kadar o devletin başındaki sultan Türk olmasa da, onu o makama Türkler getirip korumuştu. 2-Osmanlı Mısır'ı Araplardan almadı. Orada Türklerin kurduğu Memluk devleti vardı. Onlar hem İslam halifeliğini hem de Mısır topraklarının yönetimini, Osmanlı'ya münasip görüp devrettiler. 3-Her ne kadar zamanla ve batılı sömürgecilerin tuzaklarıyla ve bize karşı açtıkları savaşlarda Arap kardeşlerimizin saldırganlardan taraf olmasıyla güç başkalarına geçtiyse de; Suriye ve Irak'ta ve birçok Arap ülkesinde; çok kalabalık Türkmen ve Türk nüfus, sıkça kıyıma uğramasına rağmen, varlığını korumuş ve barışçı bir şekilde sürdürmüştür. Biz ise sömürgecilerin başımıza açtığı belalarla uğraşmaktan;sınırlarımız dışındaki kardeşlerimizi düşünmeye ve korumaya hiç çabalamadık. Öyle bir devir geldi ki; Irak Türkmenlerini öldürüp yok etmek için; Saddam'ın adamlarıyla, Barzani ve Talabani'nin adamları yarışır oldular. Suriye Türkmenlerinin başına da aynı belalar getirildi. Batı Trakya Türkleri de, ağır baskılara ve kıyımlara uğradı. Müdahale ve protesto edemedik; sesimizi bile çıkarmadık. Atatürk'ten sonra tümden kabuğumuza çekildik. Sınırlarımızın dışındaki kardeşlerimizi düşünmeye ve korumaya hiç zaman ve kaynak ayırmadık. İkinci cihan savaşına, bütün baskılara karşı katılmamayı ve nüfusumuzu kırdırmamayı başarsak da; dış Türklerle ilgimizi keserek hiçbir riske girmemek; nedense ana politikamız oldu. Yapabildiğimiz tek olumlu şey; Yunanlıların ve Rumların, adadaki Türkleri toptan öldürmeyi amaçlayan AKRİTAS planına karşı durup; Kıbrıs Türklerine destek vermek oldu. Bu şekilde Rahmetliler Dr.Fazil Küçük'ün ve Rauf Denktaş'ın çabaları boşa gitmedi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu. Şimdi ise durum daha farklı! Bizim insanlarımız dünyaya yayıldı. Yalnızca Suriye ve Irakta bulunmuyorlar. Çoğu ülkede kalabalık Türkler var. Hepsi de sahipsizler; eziliyorlar. Evleriyle birlikte yakılanlar oluyor; korunmuyorlar. Avrupa'da, Amerika'da, Avustralya'da buradan giden hepimizin yakınları var. Hepsi de sahipsiz. Hangi ülkede haklarını alamayan, itilip kakılan bir tek veya birçok Türk varsa; hepsine devletimizin koruyucu eli uzanmalıdır. *Rumeli'de ve Balkanlarda bıraktığımız Türklerin çocuklarını ve torunlarını himaye edebildik mi? Onlara el uzatabildik mi? *Uygurların hatırını sorabildik mi? Lehçeleri bize en yakın olan Uygurların bağımsızlığı için çırpınan değerli bir bayan kahramanı değil bir gün; bir saat konuk edebildik mi? Çağatay, Özbek, Tatar, Oğuz, Ediz, Karluk, Kırgız, Kıpçak, Bulgar, Bayırku, Çiğil, Çağatay, Kazak ve özellikle çok uzaklardaki geniş alanlarda yaşayan Yakut Türklerinin birlikteliği için ne yaptık? Belki hepsinin temsilcilerini davet edip bir toplantı veya toy düzenlesek; düşmanların kinini üzerimize çekeriz. Fakat böyle muhteşem birliktelik, hepimize güç katmaz mı? Bağımsız Devletler Topluluğundan ayrılıp güçlü devletlerini kuran ve kardeşimiz olan birçok halklar var. *Hepsiyle daha sıkı işbirliğine gitmek hem görevimizdir. *Hem de böyle yapmayı başarırsak daha güçleniriz. Diplomatlarımız ve Dış İşleri Bakanlığımız bu konuda çalışıyorsa da; ayrıca DIŞ TÜRKLER BAKANLIĞI ve bu konuyla uğraşan bir güçlü teşkilat kurulmalıdır. Batı ülkelerine ve Avustralya, Sibirya gibi uzak diyarlara giden kardeşlerimiz zamanla dilimizi bile unutabiliyor. Yalnızca onlardan doğacak nesilleri değil; buradan gitmiş olan birinci kuşağı bile kaybediyoruz. Türklerin gittiği veya bulunduğu her yerde, onlarla ilgilenen resmi görevlilerimiz mutlaka olmalı. Oralarda Türkçe eğitim veren ilkokuldan, üniversiteye kadar kurumlar açmak devletimizin görevidir. Dünyada yaşayan üç yüz milyondan fazla Türk el ele verirse; büyük bir bayram olur. Hepsinin ekonomisi, karşılıklı ticaret kolaylıklarıyla zenginleşir. Güçlenerek, dünya barışına daha büyük katkı yaparız.
İSLAM DÜNYASININ LİDERİ OLABİLİR MİYİZ?
Böyle bir düşünceye kapılmak, boş bir hayaldir. Çünkü Arap ülkeleri, Arap olmayan birinin İslam dünyası lideri olmasını kabul etmezler. İngilizleri kutsal yerlere sokmamak için savaşan İslam halifesinin ordularını bile; İngilizlerin yanında yer alarak arkadan hançerlediler. İslam liderliğini hak eden bir yöneticimiz çıksa bile; kabullenmezler. Arap olan herhangi birini o sıfata daha layık görürler. Üstelik çoğu bir çok yabancı dil biliyor. Paraları bol; bizden çok daha ileri teknolojilere sahipler. Kendilerini dünyanın en üstün ırkı ve halkı olarak görüyorlar.
Liderlik hayali görülürken, hiç dikkate alınmayan bir nokta var. Bitişik komşumuz olan üç İslam ülkesiyle de; düşman durumuna geldiğimiz unutulmasın! Dış baskılar ve yetkililerimizin saplantıları; ülkemizin yararına dış politika oluşturmamızı engelliyor. *Saddam Hüseyin terörle mücadelemize destek veriyordu. *Kaddafi, Kıbrıs Türklerinin soykırımdan kurtarılmasında bize hayal edilemeyecek kadar büyük yardımlar yapmıştı. İkisinin de katledilmesinde, sessiz kaldık. Hatta onları katledenlere yardımcı olduk! En yakın dostlarımızla, azgın güçlerin baskısıyla düşman oluyoruz. Kim bize güvenir?
Dış çevreler görevlilerimizi uyuttu. Bir de baktık; hem İran'la ve hem de, onun bir zamanlar düşmanı olan Irakla düşman haline getirilmişiz. Suriye işini de, müttefiklerimiz(Mahvolmamız için) bize yüklediler. Başbakanımızın bir zaman çok yakın dostu olan, yedikleri ayrı gitmeyen Esat Suriye'si ile düşman ettiler. Düşmanlarımız çoğaldıkça teröre destekleri artıyor. Dostlarımız ise, bizi kontrol edilebilir duruma sokmak için; teröre gizli destek veriyorlar. Böyle bir ortamda İslam dünyası liderliğini hayal etmek mümkün mü? Elbette değil!
Üstelik düşman haline getirildiğimiz İslam ülkelerinin en baş düşmanı ve belalısı olan; bölgemizde atom bombasına ve en üstün askeri teknolojilerle, silah, uçak ve helikopter fabrikalarına sahip bulunan İsrail ile; televizyonda yaratılan bir ağız dalaşı yüzünden çoktan küsülüyüz. Düşman haline getirilmişiz. Artık tehlike bir-iki değil! Çok fazla! Liderlik hayali kurmak için; uyanılmaz uykulara dalmak gerek.
Balkan ve Kafkas ülkelerine, İslam dünyasına, hatta Türk dünyasına liderlik veya ağabeylik taslamamız; bizim ve dış politikamızın çok zararına oluyor. Böyle bir görüntü vermek isteyenlerden ve liderlik taslayanlardan nefret ediliyor. Hiçbir ülke kendini ikinci sınıf saymıyor.
Herhangi bir kardeş ülkeye giden devlet büyüklerimize; İslam veya Türk dünyasının lideriymiş gibi davranılsa bile; bunu gerçek sanıp böbürlenmek bize zarar veriyor. Böyle iltifatlar, nezaket olsun diye yapılıyor. Havalara girip de nefret toplamayalım.
Batı uygarlığına ve bugünkü medeniyet ortamıyla üstün teknolojilere yönelmemiz, isabetli oldu. Bu işi kılık kıyafette belki becerdik. Fakat İleri teknolojiyi ve batı tarzı üretimi beceremedik. Bizden daha iyi beceren ve çağdaş teknolojileri kullanan İslam ve Türk ülkeleri, çokça var.
Sevr anlaşmasını bize dayatmak isteyen sömürgecilerden Lozan'ı kabul etmiş olanlar bile; sınırlarımızın çizilmesinde petrol kaynaklarını bizde bırakmamak için uğraştılar. Petrolden mahrum kalmak ve onu ithal etmek, ülkemizi yoksullaştırdı. Ne yazık ki, enerji ihtiyacını güneşten, rüzgardan ve yeşil kaynaklardan elde etmeye hiç niyetlenmedik. Zengin ülkeler, güneşe ve rüzgara fazla sahip olmadıkları halde; bunu bizden çok önce becerdiler. Hımbıllık ettik, pahalı petrol ithalatı bize daha kolay göründü. Sonunda cari açıklara boğulduk.
"PARAN KADAR KONUŞ!" diye bir söz var. Biz ise, borçluyuz! Ülkemiz ne yazık ki; başka ülkelere yardımlar yapacak kadar zengin değil!
Eğer bir yetkilimiz buradaki açları, yetimleri, yoksulları görmezden gelerek dış ülkelere yardımlar yapıyorsa; kendi insanlarımıza ihanet etmiş olur.
-Kullandığımız ileri teknoloji silahlarını, dövizle ithal ediyoruz.
-Aslında bunları kendimiz yapmamız gerekir. Fakat o fabrikaları kuracak kadar varlıklı değiliz. Kaynakları dışarılara ve boşa savuruyoruz.
-Geliri, günlük gıdasını almaya yetmeyecek kadar yoksul olan; milyonlarca zavallı vatandaşımız var.
-Başka ülke insanlarının çok ucuza satın alabildiği, birçok ihtiyaç maddesini ve petrol gibi ürünleri; bizim insanımız üzerine bindirilen ağır vergiler yüzünden alamıyor. Yaşamsal gereksinimlerini karşılayamıyor. Açlıktan ölenleri olan bir ülkeyiz. Buna rağmen devletin paraları; başka ülkelere ve başka milletin insanlarına gösteriş olsun diye aktarılıyorsa; bunu aktarana bin kere haramdır. Gösteri zamanı değil; güçlenmek için yoğunlaşma zamanı!
Durum böyle iken, akraba ve din kardeşi ülkelere liderlik taslamak; yanlış olur! Nefret kazandırır. Hava atmak için dış ülkelere yardımlar yağdırmak ise; kendi insanlarımıza ve yoksullarımıza karşı haksızlıktır. O paralarla, işsizlerimize istihdam sağlayacak fabrikalar kurmak gerek. İthal ettiğimiz malları burada üretmek şart. Yeşil enerji kaynaklarını harekete geçirip petrol ithalatına son vermek için; gereken yatırımları hemen yapmak elzem!
İSTANBULDAKİ YALVAÇ
İstanbul'da kalabalık bir Yalvaç var. Binlerce Yalvaç'lı hemşerim orada çalışıyor, yaşıyor; sıkça da toplanıyorlar... Yıllardan beri onların kurduğu derneğin ve satın alıp büyüterek toplandıkları güzel yapının methini işitirim. İşlerini olağanüstü büyüterek emsalsiz başarılara ulaşan iki Hac arkadaşım büyük gelişmelere öncülük ettiler! Emin Karga çoktan İstanbul'da ayakkabı perakendeciliği ve toptancılığı yapıyordu. Merkezi yerde yanmış ve terk edilmiş yıkık bir binayı satın alıp; yüksek katlı ayakkabı sarayını inşa etti. Niyet hayırlı ise; akıbet de hayırlı olur. İşleri büyüdü fabrika kurdu. Güç durumdaki hemşerilere ve diğer insanlara yardım etti. Ellerinden tuttu, kaldırdı. Kazancının çoğunu yoksullara verdi. il ve ilçemizden gidenleri arayıp buldu. Toplanan az bir parayla, çok merkez yerdeki bir binayı derneğe almak istedi. Orası alınsaydı, şimdi dernek dolar milyoneri olacaktı. Diğerleri razı olmamış. Şimdiki Yer de çok şahane; terasından bütün İstanbul ve eşsiz manzara görünüyor. İki kat daha çıkıp, tüm hemşeri derneklerine kucak açmak istiyorlar. İstanbul'a gelip uyumadan çalışan İrfan Kodaloğlu'nun işleri de acayip büyüdü. Ev eşyası ve mobilya dükkanı, birçok yerde şubeleri olan mağazalara dönüştü. Sonra her semtte onlarca mağaza ve kaliteli mallar yetiştiren büyük bir mobilya fabrikası ile Kodaloğlu kardeşim; yüzlerce insana iş ve ekmek sağlar oldu. Kader Hac vazifesi için kutsal topraklara giderken beni onlarla aynı kafileye düşürdü. Samimiyetimiz pekişti. Bu iki kardeşimin ünü Ankara'da da yayıldı. "Yirmiden fazla yoksul hemşerinin kira parasını ödedikleri; bir o kadar kişiye de, her gün yemek çıkardıkları" duyuldu. Birçok çalışkan Yalvaçlı da onlara katıldı. Dernek büyüdü. Çok değerli rahmetli arkadaşım, Isparta Milletvekili Yusuf Uysal'ın oğlu DOKTOR DOĞAN UYSAL da, vakit ayırıp dernek yükünü paylaşmaya başlamış. Onların yaptıkları hayır işlerine ve toplumculuğa ayak uyduracak bir hamle, Başkentte gerçekleşemedi. Tüm ilimizi kapsayan iki katlı dairesi Sayın Demirel'in armağanı olan ISVAK var ama; İstanbul'daki Yalvaçlılar derneğinin gücüne ve çalışkanlığına erişmek olanaksız. Sayın Emin Karga Isvak' ta öğrencilere yemek çıkardığım ve ardından istek üzerine uzun bir konuşma yaptığım gün; Ankara'ya gelip bizleri izledi. YALVAÇ ÖZLEMİ isimli sıla hasreti ile yazdığım 514 sayfalık belgeler ve eski resimlerle dolu kitabımı çıkarırken; birçok tarihi resim ve olayları, ayrıca belgeleri yıllarca uğraşıp hemşerilerimin yardımıyla derlemiştim. Belki onun da etkisiyle; belki de Emin Karga Ankara'daki konuşmamın benzerini istediği için; "dernek merkezinde bir konuşma yapmam" için çağırdılar. ISVAK'taki konuşmam biraz politika içeriyordu. İstanbul'da hiç politika katmamaya; geçmişteki enteresan olayları, acıklı veya gülünç yönleriyle güldürülü bir sohbet havasında aktarmaya çalıştım. Eşim de gelmişti. Hisarardı'lı bir bayanla oturdukları masadan; "Hep Sücüllü'yü anlatma! Hisarardı köyünden bahset!" diye seslendiler. Fakat, kendimi bildiğimden beri belediye olan Sücüllü kasabası, gelip giden herkesin ve gariplerin ağırlandığı köy odaları ve oradaki arkadaşlarımla, o kadar enteresandı ki; Yalvaç Özlemi gibi bir kitabı da, Sücüllü için yazmak gerekirdi. Bir Hamza Pehlivan, rakip oldukları halde hiç düşman olmadıkları Hüseyin Ağa, bir Yusuf Uysal, bir Kömürcü ve Ali Pehlivan... Hepsi için ayrı birer roman yazılsa yakışır. Bayram hazırlıklarının yapıldığı bir zamanda, cep telefonu mesajıyla Yalvaçlılar Derneğinde toplanan kalabalık, görülmeye değerdi. Böyle bir mutluluğu tattıran hemşerilerime ne kadar teşekkür etsem azdır. Onların davetleri sayesinde benden beş yaş küçük kardeşim Tekin Kurucu, eşi Beril, çocukları ve torunlarıyla; orada ekolojik ve sürdürebilir yaşam yayınları yapan Sinek sekiz yayınevinin sahibi torunum İrem Tütüncü ile güzel günler geçirdik. Bizi gezdirip, aşırı büyüyüp gelişen İstanbul'u yeniden tanıttılar. En büyük dergi grubunun başında olan yeğenim Didem Kurucu'nun, ağır işinden bize vakit ayırabilmesine şaşırdım. Bir iki saatte hazırladığı mükemmel sofrası ve pek çok çeşitli yemekleri şahaneydi. Hepsine minnettar kaldık. "İstanbul'a, Ankara'ya ve batı ülkelerine bu kadar çok Yalvaçlı gitti de; ilçemiz boşaldı" sanmayın. Orada da yaşam ve Yalvaç pazarları, dolu-dolu geçiyor. Eskiden pazar yalnız bir alanda kurulurdu. Şimdi Yalvaç Pazarı, tüm mahallelerin içine kadar taşıyor! Hamit Eli Derneği, Gazi Üniversitesiyle ortak düzenlediği inceleme gezilerine; kaymakamlık stajımda ilin her yerinde çalışıp tanıdığım için beni de ısrarla davet edip götürüyor. Her ilçede ve köylerde bile, Avrupa'ya ve büyük kentlere olan göçlere rağmen; hayat eskisine göre daha canlı. Sokaklar iyi giyimli çocuklarla dolu. İnşa Allah, ülkemizin geleceği çok parlak olacak!
KIBRIS RUMLARI VE İSRAİL
Yunanlılar Avrupa'nın bebeği gibi himaye görüp sonsuz olanaklarla desteklenirken; Kıbrıs Rum kesimi, Yunanistan'ın sayesinde şımarıyordu. Yunanlılar gündüz uykuları tembelliğiyle, hiç üretmeyip lüks yaşamlarını Avrupa desteğiyle tavana çıkararak; "Vur patlasın!" mantığıyla eğlenerek keyif sürmekte direnince; Avrupa bu şımarık çocuğu doyuramaz oldu; mali ve politik gücü tükenmediyse de çok azaldı. Eskisine göre yoksullaşan ve mali krizlerle boğuşan Yunanistan'dan ve Avrupa Birliğinden umudunu kesen Kıbrıslı Rumlar; şimdi İsrail'le cilveleşmeye başladılar. Yakın çevresinde dost bulamayan ve bizim yöneticilerimizden de hep soğuk tavırlar gören İsrail ise; Rum kesimini himayesine almayı uygun buldu. BU gelişme henüz yenidir; etkileri ve sonuçları birkaç yıl sonra ve daha uzun süreler görünecek; bölgede Türkiye'yi gölgeleyen durumlara neden olacaktır! Çevresinde demokrasinin gelmesinden korkan bazı Arap krallık ve şeyhliklerden başka dost bulamayan İsrail'in; Kıbrıs Rumları ve Yunanistan'ı himayesine alması beklenmeliydi. Aslında İsrail devletinin kurulabilmesi; Arap kardeşlerimizin Osmanlı devletini arkadan hançerlemesi sayesinde mümkün olmuştur. İngilizler, imparatorluğumuza onların bulunduğu bölgelerden saldırdığında; Halife ordularının tarafında değil, işgalci İngilizlerin safında yer tuttular. Kutsal toprakları kafir işgaline vermemek için; tüm Osmanlı orduları oraya yığılmayıp, bir kısmı Balkanlara gönderilseydi... Otuz milyondan fazla Balkan Türkünün soykırıma uğratılması ve bir o kadarının da; sefil, yaralı ve perişan halde Anadolu'ya gelebilmek için yollarda telef olmasına; engel olunabilirdi. İmparatorluğun Kutsal topraklara ve emanetlere verdiği önem ve büyük mali desteğin değeri bilinmedi. İngilizlere, "Türkler gitsin; Yahudi kardeşlerimiz gelsin!" dediler. Böylece kuruldu İsrail devleti. Çok daha önceleri, iktidarı bölüşemeyerek birbiriyle çatışan küçük devletçiklere bölünen Endülüs'ü, hile ve oyunlarla işgal eden İspanyol ve Portekizliler; oradaki Araplara ve Yahudilere, "Ülkeyi terk etmedikleri takdirde öldüreceklerini" kısa bir süre vererek ilan etti. Osmanlı hükümdarı, gemiler göndererek Yahudileri ülkesine getirip ağırladı. Böylece ticaret ve teknolojide devlete bir hamle yapma olanağı kazandırdı. İsrail nüfusunun önemli kısmı, o zaman getirilenlerin soyundan gelenler ve İsrail devleti kurulduğunda ülkemizden giden ve burayla da duygusal ilişkilerini sürdüren Yahudilerdir. Onların da etkisiyle bizim, en ileri silah teknolojilerine sahip bu yeni komşu ile sıkı dostluk kurmamız gerekirdi. Üstelik bu dostluktan yarar da görürdük. Şimdi ise, dünyaya hükmeden Amerikan politikalarına bile yön verebilen bu yeni sayılabilecek komşu devletin dostluğunu, bize yeminli düşman olan ve Avrupa Birliğine girmemizi; asırlar sonra bile engelleyecekleri bilinen Kıbrıs Rumlarına ve Yunanistan'a kaptırmış durumdayız. Sonunda bir yurda sahip olabilen İsrail devletinin; kendisini korumak için çılgınca aşırılıklara kaçtığı bir gerçektir. Fakat İsrail ile dostluk kurmak ve pekiştirmekte, bizim sonsuz çıkarlarımız olduğu da; inkar edilemez.
PARASAL GENİŞLEME FELAKET GETİRİR

Parasal genişleme, "piyasaya fazla ve karşılıksız para sürerek; borçluları ve yanlış işler yapıp sıkışık duruma düşenleri rahatlatmak için, felaketi göze almak" demektir. Ülkenin her yerine bolca para pompalamak nasıl sağlanır? Sonsuz TL basarak! Daha çok TL. basılıp sürülünce; malların değeri göreceli olarak yükselir. Alışveriş canlanmış olur. Herkes eline geçen bol parayla döviz ve mal satın almaya koşar. Enflasyon tavana vurur. Türk Lirasının değeri düştükçe düşer. Böyle günleri eskiden de gördük! Sonu felaket oldu. *Meydana getirilecek canlanma, aldatıcı ve geçici olacaktır. Sonuçta paramızın değeri ve itibarı çok fazla düşecek. *Elindeki malları ve taşınmazları satmış olanlar, onları yerine koyabilmek için eskisine göre beş on misli para ödemek zorunda kalacaklar. *Boşalan mağazaları doldurmak ve satılan malları yerine koyabilmek için; akla gelmeyecek kadar yüksek fiyatların ödenmesi gerekecek. *Geçici cennete aldananlar, cehennemle karşılaşıp nedamet duyacaklar. *Herkes bankada dururken değer kaybeden parasını çekip; döviz almaya koşacak. *Mevduat bulamayan bankalar batacak veya batma tehlikesi geçirecek! *Bir zamanlar olduğu gibi, bankalar mevduat çekebilmek için yüzde elliye yakın veya daha üzerinde faiz vermek isteyecekler. Bunu vermezlerse, kimse değeri düşük Türk Lirasını bankalara yatırmayacak! Mala ve dövize yatırmak daha kazançlı olacak. Faizler yasayla düşürülürse, bankalar mevduatçı bulamayacak. Banka batışları dönemini yeniden yaşayacağız. Zaten bizde enflasyon dikkate alınmayarak negatif faiz uygulandığı için; bankalar ne yapacağını şaşırmış durumdalar!

NEGATİF FAİZ TASARRUFU CAYDIRIR

Durmadan para basarak, değeri düşürürse; karşılıksız kağıtların bollaşmasıyla enflasyon azdırılmış olur! Düşük faiz uygulayıp para biriktirenleri zarara uğratmakla; tasarruf edenler cezalandırılmış olur. Bunun sonucu, yerli paradan kaçmayı getirir. Kimse tasarruf etmez. İnsanlar çok bollaşarak değeri düşen parayı biriktireceğine; ihtiyacından fazla mal, döviz ve altın alır. Sonuçta tüm malların değeri yükselir. Pahalılık ve enflasyon azdıkça azar. Oysa, halkı tasarrufa teşvik etmek için; Türk Lirası biriktirenlerin az da olsa kazançlı çıkması gerekir. Türk lirası biriktiren veya bu tasarrufları bankalarda tutanlar zarar ederlerse; paralarını ya dövizlere(Yabancı kağıtlara), ya da altına; hatta ihtiyaçları olmayan mallara yatırırlar. Mallar pahalanır-enflasyon yükselir. *İhracatımızı artırarak döviz kazanmak idealimiz olmalı. *Daha çok yabancı turist gelip ülkemize döviz bırakmalı. *Dış ülkelerdeki insanlarımız biriktirdikleri dövizleri yurdumuza getirmeli... Bunlar iyidir. Fakat vatandaşlarımızın, Türk Lirasından kaçıp döviz satın almaları ülkemizin zararınadır. Liberal ekonomide, döviz almak ve biriktirmek yasaklanamayacağına göre(Zaten yasaklansa, döviz alanlar daha çoğalır); vatandaşın bankalarda tuttuğu mevduattan, zarara uğramaması gerekir.

NÜKLEER SANTRAL BİZE YARAMAZ
Rusların veya bir şirketlerinin, ülkemizde nükleer santral kurup, ürettikleri elektriği bize satmaları yolunda bir anlaşma; sonsuz sakıncalar getirir. Bu yanlış ve tehlikeli hayalden ve teşebbüsten vazgeçmek şarttır. 1-Rusya'da bir nükleer santral patladı! 2- Radyasyon geniş Rus topraklarını ve hatta Karadeniz'i de aşarak bize kadar ulaştı. 3-Japonlar bu konuda ve teknolojide daha öndeler. Buna rağmen, onların nükleer santrallerinden biri de patladı. O gün Torunlarımdan biri kazandığı bilgisayar mühendisliği doktorasına başlamak için, Singapur üzerinden Tokyo'ya varmıştı. Durum o kadar kötü ve umutsuzdu ki, aynı gece geri döndü. O patlamanın verdiği zararların ve ekonomik darbelerin yaralarını; çok çalışkan ve vatansever Japon dostlarımız henüz iyileştirebilmiş değiller. Dünyanın en düzgün ve sağlam ekonomisi olan Japonya, altıncılığa geriledi. 4-Düşmanı çok bir ülkeyiz. Birinci Dünya Savaşı, bizi toptan imha etmek ve dünya yüzünden silmek için çıkarıldı. BU teşhis kendimize çok önem veren bir gururlanma değil; gerçek! Osmanlı İmparatorluğu'nun Viyana'yı kuşatmış olmasını batılılar hiç hazmetmedi. Güçlü imparatorluğumuz, onları o kadar yıldırdı ki; birbirini sevmeyen ve aralarında büyük problemler olan dünya devleri ve cüceleri; bize karşı birleştiler. O işbirlikleri ve Türklere karşı kinleri, bugün halen sürüyor. Başımızda ne gibi belalar varsa; nasıl oyunlar oynanıyorsa; bunu yapanların arkasında mutlaka dünya devleri ve batılı sömürgecilerin eli, planları ve zararımıza akıttıkları sonsuz servetler çıkar. Terörün arkasında da onların eli, paraları ve türlü çeşitli planları vardır. Böyle bir ortamda, ülkemize kurulacak yerli veya yabancı nükleer santral; sonsuz tehlike demektir. Atom bombasını kucağımıza alıp uyumak gibi bir tedbirsizliktir. Rus karşıtı olduğumu sanmayın. Büyük komşumuzun doğal kaynakları ve zenginliği sonsuzdur. Ankara'da ve İstanbul'da yılda bir gördüğünüz Limuzin; Moskova ve Leningrad'da sıkça karşınıza çıkar. Rus kadınlarının güzellikleri kadar, çalışkanlıklarına da hayranım. Nükleer santral yapımı ve işletilmesi yüzünden, aramızda ihtilaflar ve alacak verecek davaları çıkacaktır. Böyle bir şey ekonomiye ve barışa zarar verir. 5-Türkiye Güneş ve Rüzgar enerjisini kullanma konusunda sıkı bir kampanya açsa; petrole ve gaza, hatta başka hiçbir çeşit enerjiye ihtiyacı kalmaz. Dünya yenilenebilir ucuz enerjiye yönelmişken; bizim gelişmeleri görmezden gelerek nükleer santrale yönelmemiz intihar olur. 6-Atıklarımızı ve çöplerimizi ise hiç değerlendirmedik. Oysa sadece bunlardan bile, tüm ihtiyacımızı karşılayacak kadar enerji elde edilir. Çok yeni ve büyük birkaç yeni site; çöpleri ayrı, atıkları ayrı toplamaya henüz başladı. Bunları değerlendirecek tesisler ise hiç yok! Eğer tüm olanaklarımız akıllıca kullanılsa; iki atom santrali kadar elektik üretiriz. Elektriği depolayacak aküleri geliştiren ve imal eden bir sanayi kurmamız da şarttır. 7- Nükleer santral yapmak veya ellere yaptırmak bahanesiyle; nükleer silah da yapmayı hayal edenler varsa; onlara deli demek gerekir. Bize bunu kesinlikle yaptırmazlar. İran Nükleer işiyle uğraştığı için tehdit altında. Öyle bir maceraya girecek kadar zengin de değiliz. Petrol ve gaz zengini İran bile, nükleer santrali henüz başarmış değil. Kaybettiğimiz alemşümul gücümüze; ancak çok akıllı ve tedbirli davranarak ulaşabiliriz. Yenilenebilir ve zararsız yeşil enerjiye yönelmek, atacağımız en önemli ve yararlı adım olacaktır. Bunu başarırsak dünyanın hayranlığını kazanırız. Bize karşı soğuk ve hatta düşmanca tavırlara sahip olan tüm çevreler de, yakınlık gösterirler. Yerli enerji üretenler her türlü devlet desteğini görmeli.
PATRİYOTLARI BİZ Mİ KULLANACAĞIZ? BAŞKALARI MI?
Suriye sınırına yakın illere konuşlandırılacak patriyotları, bizim askerlerimiz mi ateşleyecek? Yoksa onları buraya yerleştiren ve sayıları bin beş yüzü bulacağı söylenen yabancıların askerleri mi? Bunları dilediğimiz düşmana ve saldırgana karşı ateşlemek hakkı bize verildi mi? Bir kısım askerimiz bu konuda kurs gördü mü? Eğitildi mi? Yoksa bu silahları yurdumuza gönderip yerleştiren müttefikler mi ateşleyecekler? Eğer bu hak bize verilseydi; o müttefik ülkelere askerlerimizi gönderir; oralarda aylarca staj ve eğitim görerek kullanmayı öğrenmelerini sağlardık. Bir başka konu daha da önemli; Patriyotları ve onları kullanacak yabancı askerleri bize gönderecek ülkeler, bunu yönetim kararıyla yapmıyor. Meclislerinden karar çıkardılar. Meclisleri izin vermese, patriyotları da askerlerini de göndermeyeceklerdi. Putin, "Patriyotlar İsrail'i korumaya yeter; fakat Türkiye'nin savunulmasına yetmez!" demiş. Halkımız ve basınımızdan da, "patriyotların ve tepecik radarlarının İsrail'i koruma amaçlı olduğu" yolunda sesler geliyor. Bu ortamda bizim de konuyu Meclisimizde tartışmamız gerekmez miydi? Bir problem daha var; NATO üyesiyiz. Bu silahların ağır bedelini, Almanya bizim ödememizi istiyor. NATO gönderiyorsa, bizden para istenmemesi gerekir. O silahları ateşleyip ateşlememe yetkisi bizde değilse; başımıza büyük bir bela aldık demektir. Yurdumuza tehdit teşkil etmeyen ülkelere karşı bu silahların kullanılabilme olasılığı bile; bize birçok düşmanlar kazandırır. Sonsuz ve önlenemez tehlike teşkil eder. Patriyotlar geldikten sonra, hem İran'dan ve Rusya'dan, hatta Çin'den olağanüstü menfi davranışlarla karşılaştık. Zaten Suriye'deki rejimi onlar destekliyor. Biz ise,hiç karışmamamız gerek bu iç savaşa; nedense balıklama dalarak büyük giderlere boğulduk. Suriye, İran ve Rusya ile; yani üç bitişik komşumuzla kontra duruma düştük. Bir de Irak! Ters düştüğümüz komşu sayısı, etti dört... israil ile bir tartışma nedeniyle ters düşürülmüş durumdayız; etti altı... *İran Cumhurbaşkanı ülkemizi ziyaret edecekti; ziyaret bize haber bile verilmeden iptal edildi. Tepki, mazeret bildirilmeksizin ve neden göstermeksizin doğrudan doğruya gelmemek oldu. *Rusya hem Karadeniz'de, hem de Akdeniz'de birçok büyük savaş gemilerinin ve denizaltılarının katıldığı adeta bize karşı çok kapsamlı bir savaş tatbikatı gerçekleştirdi. Nükleer silahlara sahip üç komşumuzdan neredeyse aynı zamanda bu kadar ağır menfi tavırla karşılaşmak; üzerinde çok düşünülmesi gereken bir talihsizliktir. Üstelik enerji yoksulu olduğumuz; güneş ve rüzgardan ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanmak üzere hiçbir adım atamadığımız için; petrolü ve gazı iki yakın komşumuzdan alabiliyoruz. Onlardan kolay ve ucuz petrol ve gaz almamızın yolu ve olanağı kapatılırsa; ne yaparız? *Kuzey Irakta yaratılmış olan fiili durum, aleyhimize sonuçlar doğurdu. Saddam Hüseyin, o bölgede teröre karşı aldığımız tüm önlemlere, hiç itiraz etmiyordu. Büyük müttefikimiz tarafından şimdiki fiili durum yaratılınca; oraya giremez olduk. Bize zarar verip insanlarımızı kalleşçe öldürenleri engellememiz, yasaklandı. Buna rağmen "O fiili durumu ve başındakileri desteklememiz ve korumamız" isteniyor. Güya Irak Merkezi Yönetimi Kuzey Iraktakilere savaş açarsa; biz Kuzey Iraktaki fiili durumu ve onun başındakileri biz koruyacakmışız. Irak Merkezi Hükümeti ile aramızın açık olması; dışarıdan bastırılan böyle bir koruma görevine yatkın olduğumuzun işaretidir. Ama niçin ve hangi mantıkla?! Zararımıza olan böyle bir belayı, neden üslenmek zorunda olalım? Kuzey Irak yönetimi bizden koruma ve destek istiyorsa; oradaki terör yuvalarını yok etmek mecburiyetindedir. Sen bize karşı terör eylemine girişenleri koruyup barındıracaksın... Biz bu düşmanlığı görmezden gelerek; seni koruyacağız... Böyle bir şeyi istemeye dost da utanır; düşman da! Böyle bir itaati ve boyun eğmeyi, sopa göstererek bizden bekleyebilen büyük müttefike nasıl güvenebiliriz? Son günlerde sayın Başbakan SAVAŞ lafını sıkça söyler oldu. Aman ha! Savaş felakettir. Bir yandan terörle boğuşurken; öyle bir felakete girersek, perişan oluruz. Atatürk ne dedi: YURTTA SULH CİHANDA SULH!
VAŞA SÜRÜKLENİRSEK NELER OLUR
Dış tahriklerle sürükleneceğimiz bir savaşın yol açacağı tehlikeleri; herkes endişe ile düşünüyorum. Bunlar birer tahmin veya öngörü. İnşa Allah hiçbir savaşa girmeyiz ve katılmayız. Her savaş yalnız yenilene değil; galip gelene de büyük ve onarılamaz zararlar verir. Dost bildiklerimiz tarafından itileceğimiz bir savaş, bizim değil; egemen güçlerin ve sömürgecilerin yararına olacaktır. Silah ve araçlarımızı yüzde doksan dışarıdan aldığımıza göre; mağlup mu, galip mi geleceğimizi biz tayin edemeyeceğiz. Büyük ve azgın güçler belirleyecek savaşın sonucunu! Bize karşı atom bombası veya nükleer başka silahlar kullanılırsa; karşımızdakilere atom bombası atma şansımız yok! Rusya, Çin veya başkaları savaştığımız devlete Atom bombası verirlerse; bizi savaşa iten büyük dostlarımız da; bize nükleer bombalar ve teknolojiler verecekler mi? Vermeyecekleri kesindir! *Savaşı askerler çıkarmış olmasalar da; askerler yapacak. Komutanların önemleri ve güçleri artacak. Savaş halinde sivil yöneticiler geri planda kalacak. Savaş ortamında Demokratik yaşamın kısıtlanma ihtimali de, yok sayılamaz. *Terörle mücadele etmek ise, belki daha kolaylaşır... *Belki de çok zorlaşır. Her iki olasılık da gerçekleşebilir. a-Sıkıyönetim ve olağanüstü hal ilan edilebileceğine göre; o şartlar altında terörle baş etmek daha kolaylaşabilir. b-Dış düşmanla mücadele etmek için bütün güç dış cephelere tahsis edilirse; terörle mücadeleye güç ayrılamayabilir. *Şartlar ve olasılıklar lehimize gelişse bile; 1-halkın yaşam şartlarının çok zorlaşacağı... 2-İnsan hakları ihlalinin çoğalıp sıradanlaşacağı kesindir. Kişisel hürriyetler belki kısmen belki de tümüyle yok olacaktır. Ülkemizin mali durumu, halkın önemli kısmına bol ve müreffeh bir yaşam sağlamaya yetmiyor! Tüm olanaklar savaşa ayrılınca; hepimiz açlık sınırlarına düşebiliriz. Bugün bile zaruri ihtiyaç maddelerinin çoğunu dışarıdan ithal ediyoruz. Hayvan yemi, saman, pamuk, pirinç vs...gibi uzun yıllar bolca üretip dışarı sattığımız malları bile, dışarıdan alır olduk! Savaş halinde döviz bulamayacağımıza ve üretici ülkeler savaş içindeki bir memlekete borç vermeyeceklerine göre; açlık ve kıtlıkla karşılaşacağımız kesindir. Dış borçlarımız ve cari açıklarımız yüzlerce kat artar. Yiyecek kıtlığı çekeriz. Ekmeğin bile vesika ile alındığı veya bulunamadığı dönemler gelir. Galip çıksak bile; itileceğimiz bir harbin ne kadar süreceğini biz değil, azgın ülkeler ve dünyanın büyük güçleri tayin edecektir. Dolayısıyla, "Karşı tarafa bir ders verir; sonra normal yaşama döneriz" gibi bir olasılık kalmayacak. Ne kadar sıkıntıya düşersek düşelim, bizi savaşa itenler "Yeter!" demeden; savaş son bulmaz. Biz de bela ve sıkıntılardan kurtulamayız. Asıl tehlike kurtuluş savaşı sonunda elimizde kalan yurdumuzun, büyük güçler ve onların sığıntısı olan başkaları tarafından makaslanma olasılığıdır: 1-Boğazları ve İstanbul'u eskiden isteyip de; Atatürk'ün başarısı sayesinde elde edemeyenler, oralara bizi dışlayan bir statü vermek isterlerse; buna hayır diyecek gücümüz kalmayabilir. 2-Rusya ve İran, Ermenistan'la Yunanistan; hatta Kıbrıs Rumları, belki Bulgaristan'la başkaları, azgın güçlerden de cesaret alarak; toprak ve başka taleplerini öne çıkarıp bastırırlar mı? Öyle bir ortamda "Hayır!" diyecek ve büyük devletlere karşı direnecek gücümüz kalır mı? 3-Sevr felaketini bize bastırmış olan ve Lozan sınırlarımızı zor kabul eden ve hiç kabul etmeyen büyük müttefiklerimiz; yeniden Sevr sınırlarına çekilmemizi ve Türkiye'nin Ankara ve çevresindeki birkaç ilden ibaret olmasını; savaşta güç tüketmemizden yararlanarak "Fırsat bu fırsat!" deyip; yeniden isterlerse. Ne yaparız? 4-Savaşla güçsüzleşirsek, yurt dışındaki Türklere baskı ve zulümler artmaz mı?
Yüce Mevla, hakkımızda hayırlısını versin!
SAVAŞ VE EKONOMİ
Bu iki sözcük, birbiriyle akla gelmeyecek kadar ilişkilidir. Savaş varsa; hatta en küçük bir savaş olasılığı ortaya çıkmışsa; ekonomi büyük yara alır. Bazı çok semirmiş saldırgan ülkeler, yoktan savaşlar icat ederek başka ülkelerin doğal kaynaklarına el koymaya kalkar ve bu hırsızlığı başarırlar. Biz böyle bir haraççılık yapacak durumda ve karakterde değiliz. Musul ve Kerkük, Türkmen yurdu olduğu halde; o kardeşlerimizle birleşerek veya onların bir devlet kurmasını sağlayarak oradaki petrolden yararlanmayı bile beceremedik. Dünya azgınlarının maşaları, kardeşlerimizi sürekli öldürüp ezdiği halde hiçbir önlem alamadık. Başkalarının servetlerine el koymayı becerebilen devletlerin, dünya barışını sağlamak için kurulduğu sanılan Birleşmiş Milletler Örgütünde bile üstünlükleri vardır. O da yetmemiş, beğenmedikleri kararları veto etme yetkisi almışlar. Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi, savaşları önlemek için kurulmuş gibi görünse ve öyle olduğu iddia edilse de; durum tam tersinedir. Veto yetkisi, en kolay yalan söyleme ve başka ülkeleri uyutma yoludur. Bir üyenin vetosu ile haklarından mahrum bırakılan Halklar umursanmaz. Avrupa Birliğinin Kıbrıs Rumlarına veto yetkisi verip bizi; "Üye yapacaktık ama veto ettiler!" diyerek, aldatması, böyle bir yalancılık misalidir *Birleşmiş Milletlerin hakimi ve Patronu olan azgınlar; daha güçsüz birçok ülkeleri, hatta aynı ülke içindeki halkları birbiriyle savaştırarak bölmeyi ve oraları sömürmeyi hakları gibi görürler. Dünyayı sömürürler. Gene de oyuncak gibi oynadıkları küçük ve orta boy devletlerin, akılları başlarına gelmez... Büyük Ortadoğu Projesi böyle bir icattır ve bölüp parçalama planıdır. Üstelik ilk kez Tunus'a veya Sudan'a değil bize; Türkiye Cumhuriyetine karşı başlatılmıştır. Sürüp giden terör, azgın devletlerin ve Sevr projesi sahiplerinin eliyle yaratılmıştır ve onların para ve silah desteğiyle devam ediyor. Bu tuzağı kurmasalardı, bugün en kalkınmış ülkelerden biri olurduk. *Yalnızca bu kötülüklerle yetinmezler; ellerindeki modası geçmiş silahları satabilmek için; zavallı güçsüz ülkeleri, birbiriyle savaştırırlar. Savaşan ülkelerin ekonomileri çöker. Halklarının açlıktan ölmemesi için, azgın ülkelere el açmak zorunda kalırlar. Sömürgeciler onlara borç verme karşılığında, yoksul halkların tüm doğal kaynaklarına el koyarlar. *Azgın sömürgeciler, toprak ve servet kazanmak için savaşlar çıkarır ve bir saat öce dost göründükleri ülkelere bile, saldırırlar. *Kıskandıkları veya bölerek küçültmek istedikleri bir devleti,ülkesinde kargaşalar çıkararak, iç çatışmalarla zayıflatmak da; sömürgeci güçlerin sürekli başvurdukları bir yoldur. *Savaş korkunç pahalı bir faaliyettir. Hiç gerçekleşmediği halde çıkan anlaşmazlıklar savaş olasılığını ve korkusunu yaratınca; bir savaşa katılmanın küçük bir ihtimali bile, bizim gibi bir ülkenin ekonomisine akla gelmeyecek kadar korkunç darbeler vurur. Çok mecbur kalmadıkça ve saldırıya uğramadıkça, bir savaşa taraf olmak cinayettir. İntihardır! Savaşların galibi büyük Atatürk'ün, bu yolda birçok öğütleri vardır. *Bizim Filistin davasına taraf olmak veya Suriye'deki iç çatışmaları, kendi problemimizmiş gibi algılayıp büyük giderlere katlanmak gibi bir lüksümüz olamaz. Filistin'i savunmak ve İngiliz işgalinden korumak için; atalarımız birçok ordularını feda ettiler. O zamanlar Arap ve Filistinli kardeşlerimiz İngilizlerle ve imparatorluğumuza saldıranlarla işbirliği yaptı. Filistin İngiliz işgaline uğramasaydı; İsrail devleti kurulamazdı. *Bizim petrol bölgelerimiz koparılarak icat edilen, birçok Arap krallığı ve şeyhliği var. Filistin konusunu halletmek bizden çok o petrol zengini krallara düşer. *Suriye'deki iç çatışmaya taraf olmamız; İran, Rusya ve Çin'e karşı olan; fakat onlarla uğraşmayı bizim sırtımıza yüklemek isteyen büyük güçlerin işine gelir. Fiilen savaşa katılmadığımız halde, o yanlış politika ekonomimize büyük zarar vermiştir. Piyasalarımızda korku havası estirmiştir. Kendi yoksullarımız dururken, yüz binlerce yabancıyı barındırıp beslemek için milyar dolara varan giderler yapmak bile, yanlıştı. Halkımıza karşı haksızlıktı.
SAVAŞLARA BALIKLAMA DALMAYALIM!
Savaş yalnızca insan kırımı yaratmaz. Üreten nesillerini yok edip, ekonomisini çökerterek; ülkeleri mahv-ü perişan eder. Savaşta yenilen, yok olur. Fakat galip gelen de, akla gelmeyecek ve çoğu zaman giderilmesi olanaksız zararlar görür.
Türkiye ufak adımlarla başlayan bir kalkınma sürecine girebildiyse... Birinci Cihan savaşında kırılarak, pek çoğu da açlıktan ve salgın hastalıklardan ölerek azalan nüfusunu, artırabildiyse... Hasılı bugünlere gelebildiyse ve aksak-topal demokratik bir sisteme geçebildiyse... Tüm bunları, ikinci cihan savaşına, korkunç baskılara rağmen girmemeyi başarmış olmasına borçludur.
Şarki Karaağaç'taki tek İlkokulun ilk sınıfındaydım. Açlık ve ekmeksizlik vardı. Her şey vesikayla ve doyurmayacak kadar bulunabiliyordu. Babam mahkeme katibiydi. Toprak damındaki pervanenin aküsünü doldurduğu radyosu bulunan tek kahvehaneye akşamları giderdi. Yeniden askere alınabilecek tüm adamlar, orada ajans dinleyip; "Kendilerinin ne zaman askere çağrılacağını" öğrenebilmek için bir işaret, haber veya tahmin öğrenmenin peşindeydiler. Almanlar Avrupa'nın neredeyse tümünü(Çoğu Hitler'ci devlet adamlarının teslimiyetiyle) işgal etmişlerdi. Kafkas petrollerine ve yeni doğal kaynaklara ulaşmak için Rusya'ya saldıracaklardı. Karadeniz'in kuzeyinden geçerlerse, biz rahatlayacaktık. Güneyinden geçerlerse, yurdumuza saldırmış olacaklar ve herkes askere alınacaktı. Amerika, İngiltere ve Rusya, kendi saflarında savaşa girmemizi istiyorlardı. Bunun için Çorçil ve Ruzvelt, Mersin limanına kadar gelerek; İnönü'ye baskı yapıp, avantalar teklif ettiler. Buna rağmen savaşa girmedik. Hitlerden yana girsek, Stalin düşman toprakları sayarak yurdumuzu işgal edecekti. Onlarla birlikte olsak, Stalin müttefik toprakları sayıp yardım etmek bahanesiyle, hem Boğazları hem de tüm vatanımızı gemi, tank ve askerleriyle dolduracak; hiçbir zaman da çıkmayacaktı. Korkulu bekleyiş sürerken Almanya'nın, Rusya'ya saldırdığı duyuldu. Yeniden askere alınmayı bekleyenler ve herkes, derin bir soluk aldılar. O korkulu baskılara rağmen savaşa girmemeyi başaran Türkiye, bugün çevresindeki hiçbir savaşa dahil veya müdahil olmamalıdır. *-Keşke Arap ve Filistinli Müslüman kardeşlerimiz, tüm sömürgecilerin birleşerek bize saldırdıkları Birinci Cihan Savaşında; İngilizlerin yanında yer alıp Osmanlı Devletine hançer çekmeselerdi... *-Arap ülkeleri ve Filistin İngilizlerin eline geçmeseydi; İsrail kurulamayacaktı.... *-Osmanlı Yemen, Hicaz ve Filistin'de telef edilen dokuz-on ordusundan birkaçını Balkanlara ayırsaydı; otuz kırk milyon Balkan Türkü, küffar tarafından katledilemeyecekti. Bir o kadarı da, Anadolu'ya doğru yalınayak kaçarken telef olmayacaktı. Suriye, bir zamanlar İsrail ile savaşa tutuşmuş ve Mısır ve diğer İslam ülkelerinden çok daha fazla başarılı olmuştu. Bizim Suriye'deki iç savaşa da, gereğinden fazla müdahil olup çok aşırı masraflara katlanmamıza da gerek yoktu aslında.

İsrail, Gazzedeki saldırılarda çok aşırıya kaçmıştır ve haksızdır. Bu durum bizi, bir savaşa sürüklenmeye vardıracak eylemlere yöneltmemeli! *İlla bir tavır takınacaksak; Kürecik'e yerleştirilen sistemi söküp kaldırmak, yeterli bir karşılık olur. *İslam ülkelerini bölme sonucunu getiren Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığından çekilmek de, ses getirip etki yapabilir. Dünyanın birçok yerinde haksız savaşlar ve saldırılar oluyor. Ne yazık ki, bu saldırıların çoğu Müslüman halklara yönelik! Oralara müdahale edecekmiş gibi bir havaya giriyor muyuz? Girmiyoruz! Öyleyse yakınımızdaki savaşların içine de, dalmayalım. Yurdumuza yakın savaşlar; uzakta olanlardan daha tehlikeli ve iflasa sürükleyen sonuçlar doğurur.
İHRACAT HEDEFİMİZ BİR TRİLYON DOLAR OLMALI
Her yıl bu hedef, yüzde on ile yüzde yirmi arasında artırılmalı. “Böyle bir hedef tutturulabilir. *Üreticiye teşvik verirsin üretir. *Çiftçiye teşvik verirsin, canla başla eker biçer kaldırır. Böylece üretim kapasitemiz bir trilyon dolarlık ihracatı karşılayacak duruma gelir. “Kaynağı nereden bulacağız?” diye itiraz ediyorsan; bak:
1-Dünyanın öbür ucundaki ülkelere gösteriş yardımları göndermezsin; çiftçimize verirsin!
2-Oy uğruna yapılan yararsız ve üretimi artırmayan giderleri, sıfırlarsın! O kaynakları sanayici ve üreticiye teşvik olarak verirsin.
3-Makam uçakları ve otomobillerine giden paralar da eklenince; bir trilyon dolarlık ihracatı besleyecek yatırım ve üretim teşviklerine, kaynak bulunmuş olur.
4-Örtülü ödenekleri bir süre için başka yerlere sarf etmeyip, ihracata ve ithal ikamesine yarayan malların üretimini teşvike sarf ederiz. Gerekli kaynak fazlasıyla bulunmuş olur.
5-Yabancı devlet adamlarının ve çok zengin kralların ülkemizi ziyaretlerinde, devlet büyüklerine ve muhtereme eşlerine verdikleri armağanların hazineye ait olması gerekiyormuş. Bu iddiayı, en çok satan gazetenin köşe yazarı sürekli yineliyor. O çok pahalı armağanlar hazineye aktarılıp üretimi teşvik için kullanılırsa; maksat fazlasıyla hasıl olur. Birkaç yılda ihracatımız, ithalatımızı geçer ve katlar. Böylece cari açık belasından da kurtulmuş oluruz.
6-Başka ülkelerin çıkarları için bizi ilgilendirmeyen savaşlara katılmanın da ağır giderleri oluyor. Üstelik bu gereksiz çatışmalara destek verebilmek için, büyük masraflara girip; şehitler veriyoruz. Boyun eğmeye son verirsek; epeyce tasarrufumuz ve yararımız olur.
7-Azgın devletlerin çıkarları ve bölgemize diledikleri kalıpları uygulama hevesleri için; komşularımızla kötü oluyoruz. Bitişiğimizdeki devletler ve halklarla düşman durumuna düşüyoruz. İhracatımız baltalanıyor. En kazançlı ve kolay ticaret ve ihracat yapacağımız ülkeler, komşularımızdır! Taşıma giderleri neredeyse sıfır olur. Bizi komşularımızla düşman edenler, oradaki pazarlarımızı elimizden çalıyor. Sırtımızdan çıkar sağlıyorlar. Bakınız:
A-Suriye’den gelenlere beş yüz bin kişilik bir büyük kent hazırlamaya kalkışıyoruz. Bunun giderleri bütçemizi sarsmayacak mı?
B-Komşumuzda çıkan karışıklık ve çatışma bizim ihracat yollarımızı tıkamadı mı? Kamyonlarımız ve tırlarımız o ülkeden eskisi gibi emniyetle ve kolayca geçebiliyor mu?
C-İran’dan petrol ve gaz almak, en kısa yoldur. Oradan almayıp da, uzak ülkelerden getirirsek daha pahalıya mal olmayacak mı?
D-Dış zorlamalarla düşman haline geldiğimiz komşularımızla, yakın ve uzak bir zamanda çatışırsak bunun giderleri ve başka maliyetleri ekonomimizi çökertmeyecek mi?
Tüm bu yanlışları yapmaktan vazgeçersek, bir trilyon dolarlık ihracat hedefini gerçekleştirme şansımız ve gücümüz doğacaktır.
***
BAŞKENTTE YATIRIM TEŞVİK EDİLMELİ
Marmara bölgesi ve İstanbul’a, çok uzun zamanlardan beri, hatta tüm tarihimiz boyunca yatırımlarda öncelik verilmişti. Ülkemizin en önemli yatırımları oradadır. Büyük sermaye orada yoğunlaştığı için; hiçbir teşvik verilmese dahi, yatırımlar orada toplanmaya devam edecektir.
Ankara’nın İstanbul gibi birinci bölge sayılıp yatırım teşviklerinde son sıraya alınması büyük yanlışlık oldu.
Banka Merkezlerinin ve başka kurumların alınıp götürüldüğü Ankara’nın birinci bölge sayılıp, yatırım teşvikinden mahrum bırakılması haksızlıktır. Başkentte yeni-yeni başlayan yatırım hevesleri kırılmamalı. İstanbul’a yapılan yatırımlar Allah göstermesin bir deprem veya savaşta tahrip olabilir. Ankara korunaklı bir yerde! Yatırım teşviklerinde, önü açılmalı.
UCUZ VE YENİLEBİLİR ENERJİ
Nedense ülkemizde bol olan yakıcı güneş ışığından ve rüzgardan elektrik üretmeye hiç yönelmiyoruz. Yapılan bir iki örnek varsa da, göstermelik! Almanya’da fırtınaların estiği yüksek dağlar yok! Bizdeki gibi yakıp kavurucu güneşli alanlar da yok. Fakat elektrik enerjilerinin önemli bir kısmını bu iki yoldan üretiyorlar.
Şimdi nükleer santraller yapmaya yöneldiler. Bunun için yapılacak gider, tüm ülkeyi güneş ve rüzgar enerjisi tesisleriyle donatmanın binlerce katı olacak. İran gibi, uranyumu saflaştırmayı düşünemiyoruz. Nükleer santrallerin her bir parçası dışarıdan alınacak ve yabancılara yaptırılacak. Borçla ve cari açıkla bulduğumuz dövizler, tümüyle yabancılara gidecek. *Nükleer santral, yapım masraflarını yüz yılda karşılamayacak. *Bir savaşta veya sabotajda hedef teşkil ederse, felaket yaratacak. Nükleer enerjiye harcanacak katrilyonların yüzde biri; yenilenebilir yeşil enerji üretenlere teşvik olarak verilse; veya devlet tarafından o yolda harcansa; petrol ve gaz ithal etmemize hiç gerek kalmaz.
Mamak mahalleydi; Ankara’nın çöpleri uzun yıllar oradaki boş alanlara dökülüp yığıldı. Ayrı bir ilçe belediyesi olunca; koku yapan çöplerin üzeri binlerce ton toprakla örtüldü. Metan gazı birikip kokmaya başladı. Vatandaşlar, sigara yakarken yangın çıktığını gördüler. Sonra da o gazdan elektrik üretilip, seralar yapıldı. Turfanda GDO’suz sebze ve meyveler üretilmeye başlandı. Mamak çöplüğü, çöpten enerji üretmemize örnek olabilir. Bizi iflas ettirecek kadar çok petrol ve gaz parasını yabancı ülkelere ödüyoruz. Yenilenebilir yeşil enerji olanaklarımızı ise, görmezden geliyoruz. Petrol ve gaz zararlı maddelerdir. Havayı kirletir, dünyadaki yaşamı tehdit ederler. Petrol ithal etmeyelim!
En güneşsiz illerimizde bile, bazı evler sıcak suyunu güneşten elde ediyor. Bazı çok güneşli ilçe ve köylerimizde ise; evlerin damında bu ucuz sistem yok. Çoğu yerde su, petrolle ısıtılıyor *Hem güneşli sistemin tüm yapılarda bulunması zorunluluğu getirilmeli. *Hem de bu sistemi kuranlara heveslendirici teşvik verilmeli.
Yazlığımızın yanındaki evi, sitenin eski sucusu satın almış. Bacaya, “süs olsun diye” dilimli, siyah tenekeden bir alet yerleştirmiş. Öyle hızlı ve güçlü dönüyor ki; şaşarsınız.
–“Ali bundan cereyan mı elde ediyorsun?” diye sordum. “Hayır” dedi, süs ve eğlence için koymuş o aleti. 200 kilometre hızla giden bir otomobil tekerleğinden daha hızlı dönüyor. Piyasada böyle bir hızlı dönüşten elektrik elde eden bir alet satılsa; ben de onun aynısını kendi bacama koyup elektrik faturası ödemekten kurtulacağım.
Bilhassa yabancı rüzgar haritalarında; dünyadaki en verimli rüzgarların Ege Bölgemizde estiği gösteriliyor. Karadeniz bölgemiz de, tüm yurdumuzun yüksek bölgeleri de, fırtınalar yatağıdır. Hepsini enerjiye çevirsek; elektrik ihracından dünyanın en zengin ülkesi oluruz. Ne yazık, biz bu hazineleri, boşa götürüyoruz.
Kamu, belediyeler ve devlet, bu kaynaklardan enerji üretmeye zahmet etmeyecekse; kurumlara ve vatandaşlara güneşten, rüzgardan, çöplerden, kanalizasyondan, bitki artıklarından elektrik üretme iznini formalitesiz verilmeli! Böyle yeşil enerji üretenlere, teşvik için para ödenmeli. Aslında bu kadar çok cari açık veren ülke olarak; ithal ikamesi malları üreten her atılımcıyı, devletin ödüllendirmesi ve yüksek ödüllü teşviklerle yüreklendirmesi şarttır. Her yapıya sıcak suyu güneşten elde eden sistem zorunluluğu getirilse; petrol ithalatımız %20 azalır. Elektriği güneş, rüzgar ve atıklardan elde etme zorunluluğu konsa; petrole hiç döviz ödemeyiz.
Uzak santrallerden elde edilen elektrik, o büyük mesafeleri kat ederken, hırsızlıklar dışında da, önemli oranda kayıp verir; zayiata uğrar. Bunu engellemek için, her şirket ve vatandaş, ürettiği elektriği en yakın olduğu yerden sisteme verip; bedelini alabilmeli. Nasıl elektrik dağıtımı özelleştirildiyse… Bütün özelleştirmelerde satılan devlet kurumunun kasasındaki paralar da, cabadan torpilli alıcılara verildiyse… Elektrik üretip sisteme veren vatandaşlara da fazlaca yardım edilmeli; teşvik verilmeli… Böylece petrol ithalatına ödediğimiz dövizler kasamızda kalır. Petrol ve türevleri kirlidir, zararlıdır. Kullanmaktan vazgeçilmezse ozon tabakasını yok ederek, dünyamızı ısıtacak ve yaşanamaz bir cehennem haline getirecektir.
Devlet alternatif enerji üretenlere teşvik verirse; ülkemiz birkaç yıl içinde; petrol ve gaz ithal ederek, dövizle borçlanmaktan kurtulur.
YABAN ELLERDEKİ TÜRK VARLIĞININ KORUNMASI GEREK!

Gerek Türkiye'den, gerek Asya ve Çin'deki Türk Bölgelerinden dünyanın dört bir yanına gitmek ve yerleşmek zorunda kalan kardeşlerimizin canları, varlıkları ve kültürleriyle dilleri, yeteri kadar; hatta en alt seviyede bile korunamıyor. Türkiye sınırları içinde seksen milyonuz... Asya Türk Cumhuriyetlerinin hepsinde en az bir seksen milyon ve daha da fazlası var. Değişik zamanlarda dünyanın değişik ülkelerine kaçmak veya göçmek zorunda kalanları da eklersek üç yüz milyondan fazla Türk, birbirinden habersiz, yardımlaşmasız, korunmasız! Varlığını zor şartlarda sürdürmeye çabalıyor. Umulandan daha çok aynı kalan ve acayip bir kolaylıkla anlaşabilen bu insanlarımızı, geçen uzun zaman ve ağır baskılar başkalaştıramamış. birbirinden koparamamış. Bugün dahi dışarıdaki Türklerin kültür ve dillerini koruyabilmesi için; önemli bir çabamız yok sayılır. Yılda bir yapılan Türkçe Olimpiyatlarını beğeniyorum. Dünyadaki birçok milletin çocukları, öğrendikleri Türkçe ile şarkılar söyleyip gösteri yapıyorlar. Gurbet ellerdeki kendi çocuklarımızın da dilimiz ve kültürümüzle yoğrulmalarını; aynı himmet sahiplerinden bekliyoruz. Türklerin bulunduğu her ülkede Türkçe okul ve üniversiteler açılmalı!

DÖRTBİN TÜRK ÇOCUĞUNUN HIRİSTİYAN AİLELERE EVLATLIK VERİLMESİ, SOYKIRIMDIR!

1-Cinayete benzer bu sahipsizliğin bir sorumlusu o çocukların ailesi ise de; hepimiz asıl sorumlu sayılırız. Devletimiz ve oradaki diplomatik temsilcilerimiz ve çeşitli ataşeliklerimiz niçin olaya el koymadılar? 2-Devletimiz ve ülkemizdeki din görevlileriyle yetkililer; milletimize saldırı sayılacak bu gibi olayları önleyecek tedbirleri; neden baştan geliştirmediler? 3-Kolları oralara kadar uzanan Deniz Feneri ve benzeri yardım toplama kuruluşları, Müslüman TÜRK çocuklarının Hıristiyanlaştırılmasına neden karşı durmadı? Türk devletlerinden ve çeşitli Türk toplumlarından, Hıristiyanlığın çeşitli mezheplerine mensup batı ülkelerine gidip sürekli yerleşenler, yüz milyondan fazladır. Öğrenci olarak veya uzmanlaşmak için gidenleri de hesaba katarsak; yüz milyondan çok daha fazla! Hepsi de Türk dinini, milliyetini ve kutsal değerlerini kaybetme tehlikesi altında! Buna karşı tedbirler geliştirmek, herkesten önce Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin görevidir. 4-Gerektiğinde birbiriyle zıtlaşan ve birbirine akla sığmayacak kadar darbeler vuran İslam tarikatları ve başlarındaki güçlü ve zengin hocalar, bu işe el atmalılar* 5-Her Avrupa ülkesine yüzlerce cami yaptıracak kadar varlıklı olan oralardaki İslam öncüleri, "O çocuklara biz bakalım!" diyerek bayrak açmalılar.

PROF. DR.TURAN YAZGAN'A YÜCE RABBİMİZ RAHMET EYLESİN!

Eğirdir kökenli hemşerim Prof. Turan Yazgan, Türk dünyasını bütünleştirme yolunda olağanüstü başarılar sağlamıştı. 1989 yılında onun organizasyonuyla, yüz elli gönüllü Azerbaycan'a gitmiştik. Pilotu Rus olan çok külüstür bir uçak kiralamışlardı. Şimdi Hürriyet'te yazan Taha Akyol da katıldı. Kırmızı pasaportum vardı, otelde en iyi odayı verdiler. İzlenip dinlendiğim de açıkça belliydi. Kuşkulu bir bağımsızlaşma havası esiyordu. Küçük yerleşim yerlerindeki Komünist Partisi başkanları bile, milisler tarafından saygıyla korunuyorlardı. Korkulu toplantılarda şerefimize şarkılı türkülü eğlenceler düzenlendi. Bir aydan fazla kaldık. Tüm yaşamımda oradaki kadar gözyaşı dökmedim. Avcılar ve garip çobanlar dahil, herkes bizimle kucaklaşmaya koşuyor; birlikte ağlaşıyorduk. Baku milletvekili ve Başhekim Dr.CİHANGİR Bey ve Zeytin Genel Müdürü olan kardeşiyle Milletvekili ETİBAR MEMEDOV, çok ilgi gösterip evlerinde ağırladılar. Sayılı günler dolunca; ağlaşarak vedalaştık. Biz döndükten sonra, 20 ocak 1990'da Baku, Ruslar tarafından topa tutuldu. Gece yarısı merakla balkona çıkanlar bile taranıp öldürüldü. Çok zor haberleşiyorduk. Vahşi saldırının resimlerini bana göndermeyi başaranlar oldu. ANADOLU SEVDASI adlı kitabımın 222. sayfası ve sonrası, orada çekilen resimler ve anılarla doludur. Rahmetli Prof.TURAN YAZGAN aşağıdaki mektubu göndermişti. Allah gani-gani rahmet eylesin!

YASAKLAR ÜLKESİ OLMAYALIM

Demokrasiye geçtiğimiz yıllar çok gerilerde kaldı. Halkımızın okuma yazma oranı ve kültür düzeyi çok yükseldi. Şükür olsun, Cumhuriyetimiz kökleşti. Böyle bir ortamda bazı idare amirlerinin ve daha üsttekilerin sıkça yasaklar koyması; ülkemizin imajını bozuyor. Atatürk, en umutsuz bir zamanda ülkenin ortalarındaki Ankara'ya gelip, burada hazırladığı şahane bir düzenle düşmanları ülkemizden kovdu. Bize bu vatanı hediye etti. Onun iyiliklerini unutmayan ve ulusal bayramlarda kendisini coşkuyla anmak isteyen vatandaşlarımıza bu olanağı sınırsızca vermemek, haksızlık olur! Demokrasimize de yakışmaz! Son zamanlarda bazıları Atatürk'ü unutturmaya çalışıyor gibiler. Bir ilçede konuştuğum Avukat bey; "İstiklal Savaşı diye bir şey olmadığını. Yunanlıların yalnızca bir taburla gelip, kendiliklerinden gittiğini" söyledi. Bu konuda ısrarlıydı. Atatürk ve Cumhuriyete açıkça karşıydı. Ortaokul ve liseyi 1940'lı yıllarda Denizli'de parasız yatılı okudum. Ödemiş, Manisa, Nazilli, Aydın'dan gelen çocuklar; ana- babalarından dinledikleri Yunan zulmünü, katliamlarını ve savaşın anılarını anlatırlardı. Yunan zulmünü, o savaşta ölmeyip yaralı kurtulmuş adamlardan da dinledim. Demirci Efe ve Yörük Ali Efe hakkında, onların anlattıklarını yansıtan öyküler yazıp yayınladım. Atatürk'e ve Cumhuriyete karşı olmak büyük bir haksızlıktır. Hepimiz o savaşlardaki kahramanlıklar ve ölümü hiçe sayan fedakarlıklar sayesinde bu günlere geldik. 1958'de kaymakamlık yaptığım Çay ilçesinin Gedil köyünü, Yunanlılar yakmış. O günleri hatırlayan yaşlılar vardı. İlçeyi top ateşine tuttuklarında, top sesleri dağ silsilesinin arkasındaki ilçemiz Yalvaç'tan duyulmuş. Varlıklılar at arabası tutup, Ş.Karaağaç ve daha güneylere kaçmışlar. Anneannem ve dedem anlattı bunları! Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı ile kurtuluş savaşını, olmamış göstermek ne kadar acıklı! Zaferlerimizi kutlamanın ülkeye ve millete faydası var; zararı yok. Fikir ve düşünce özgürlüğüne, suç teşkil etmedikçe saygı göstermek gerekir. Fakat böyle yalanlar üretmek de çok ayıp! Emniyet teşkilatımız çok güçlü! Sonsuz derecede vasıflı elemanlara ve olağanüstü olanaklara sahip. Polisimiz her türlü tehlike ve karışıklığı önleyebiliyor. Ulusal günlerimizin kutlanmasında çıkabilecek yanlış bir olayı kolayca önler. Bundan da üstün kabiliyetleri ve imkanları var. Sınıf arkadaşlarımdan üçü, Emniyet Genel Müdürlüğü yaptı. Mülki idare amirliğinden geldiğim için; "ÇAĞIN POLİSİ" dergisinde yazıyordum. İçlerinde edebiyatta en büyük ödülleri hak edecek çapta yazarlar var. Renkli ve az sayfalı çıkmaya başladı; maddi olanaksızlıklar sayfa sayısını azalttı. Meslek içindeki çok üstün kabiliyetli arkadaşların yazılarına ancak yer kaldığı için; artık sayfaları işgal etmem haksızlık olacaktı... Başarılarını sürdürmeleri için; hiçbir yasağa ihtiyaçları yok. Eline silah almayan düşünce sahiplerinden bir zarar gelmez. Devlete silah çekenlerin ise, bugünkünden daha kesin karşılık görmesi ise, kaçınılamaz hale geldi. Ülkemizde yaşayanların hepsi kardeştir.

İÇ BARIŞIN SAĞLANMASI ŞART!

Ülkemiz ve devletimiz, iç çatışmalar yüzünden dünyada hak ettiği seçkin yeri bulamıyor. Birbirimizle didişip boğuşmanın, hepimize zararı var! Bizi yoksullaştırarak çökertmek isteyen dış güçler; kendileri saldırmaktansa, terörü desteklemeyi daha kolay ve ucuz bir yöntem haline getirdiler. İç barışın sağlanması için ne yapılması gerekiyorsa; acele edilmesinde sonsuz yarar var. Uzak ve yakın ülkelere gösteriş yardımları yapmak için boşa götürülen kaynaklar; iç barışın ve kalkınmanın sağlanmasına harcanmalı. Suriye işinde birinci planda rol üstlenip harcadığımız giderler, keşke kendi problemlerimizi azaltmak için kullanılsaydı!

YERLİ ÜRETİME İKRAMİYE VERMELİYİZ

Yerli üretimi teşvik etmek şarttır. İthalattaki aşırı artışlar, ülkemizin borç patlamalarında boğulmasına neden oldu. Eskiden döviz nedir bilmezdik; yabancı paraları görmez ve yarışırcasına biriktirmezdik. Yediğimiz, içtiğimiz ve kullandığımız her şey yerliydi. Dışarılara da, öldürücü borçlarımız da yoktu. İthalatımız azdı; ihracatımız fazlaydı. Yabancı ülkelere, pamuk, buğday, afyon sakızı, üzüm ve çok çeşitli tarımsal ürünler satardık. Nazilli Basma fabrikası ve benzerleri kapattırılamamıştı. Kumaş ithalatımız yoktu! Dış borçlara boğulmamıştık. İpotekler altına da, girmemiştik. Keşke ithal petrol ve doğalgazla ısınacağımıza; eski borçsuz ve mutlu günlerimizde olduğu gibi tezekle ısınsaydık! Zaten buna da gerek kalmadı. Artık güneşten ve rüzgardan sonsuz elektrik üretilebiliyor. Ama hımbıllıktan mı, iç çekişmelerin getirdiği uyuşukluktan mı bilinmez... Güneş ve rüzgar enerjisine bir türlü yönelemiyoruz! Kentsel atıkları ise hiç değerlendirmiyoruz. Yazıklar olsun! İngiltere'de devlet ve ilgili resmi kurum, kendi elektriğini tüketiciye 12 pensten(kuruş)satıyor. Tüketicinin, kendi binasına kurduğu sistemle üretip gene kendi tükettiği elektriğe ise; haybeden 40 pens teşvik veriyor. Böylece bütün tüketicileri güneşten elektrik üretmeye, beş katı ikramiye vererek teşvik ediyor. Bizde ise devlet, üzerine birkaç misli vergi ilave edebilmek için; sürekli pahalı petrol ve gaz ithaline yöneliyor. Güneş enerjisine geçebilmek için, hiçbir adım atmıyor. Atatürk döneminde hatta daha sonraları bile bizi borçlandırmayı başaramamış olan yabancılar; bedava bayatlamış süttozu, peynir vs... hediye edip, yerli malı kullanma alışkanlığımızı bozmayı başardılar. Sonra da üretmeyi bıraktık. Fabrikalarımızı kapattırdılar. ithalat kapıları dibine kadar açılarak; yerli üretimimiz çökertildi. Fabrika ve atölyelerimiz üst-üste kapanmak zorunda bırakıldı. Halkımızın üretme ve kendi ürettiklerini yiyip içme ve kullanma alışkanlığı yok edildi. Yerli malı haftalarının kutlanması yeniden başlatılmalı. İthal etmek zorunda kaldığımız ürünleri; kendi ülkemizde üretenlere, doyurucu ve cesaretlendirici aşırı teşvikler verilmeli. El kapılarına el açma dönemi sona erdirilmeli. Bir malı dışarıdan satın aldığımızda, onu üretip satan yabancı ülkenin insanlarına istihdam ve büyük kazançlar sağlamış oluyoruz. Kendi vatandaşlarımız işsizlikten dolayı açlık ve yokluk çekerken, elin insanlarına iş ve kaynak yaratmak ne kadar kötü! İhracatı çok olan zengin devletler; ülkelerinde üretilen tarımsal ve hayvancılık ürünlerine o kadar büyük teşvikler veriyorlar ki; bir vilayetimizin genişliğinde olan bazıları, hayvancılık ve tarımda bizim on katımız kadar ürün çıkarıyor. Biz de onları kıt dövizlerimizle ve borçlara batarak alıp tüketiyoruz. Topraklarımız, o ürünleri aldığımız devletten yirmi-otuz kat büyük! Nehirlerimiz ve Irmaklarımız daha fazla! "İthal ettiğimiz şeyleri kendimiz üretelim" demek ve üreticilerimize destek vermek, hiç aklımıza gelmiyor. Televizyonda en önemli görevlimiz; "İMF'ye borçlarımız dokuz yüz milyon dolara geriledi" diyerek övünüyordu

*İMF'ye dokuz yüz milyon dolar borçlu olmak, övünülecek bir şey mi?

1-Diğer kompradorlara ve onların örgütlerine daha ne kadar borcumuz var? 2-Sömürgeci olan veya olmayan zengin ülkelere borcumuz ne kadar? 3-Bize her türlü malı, sebzeyi, meyveyi, pamuğu pirinci, angus sığırlarını ve diğer kurbanlıkları; eskiden kendi ürettiğimiz ve şimdi artık üretmeden tüketmek kolaycılığına kaçtığımız yüzlerce çeşit malı satıp ihraç eden ülkelere ne kadar borçluyuz? 4-Savunma malzemelerini ve petrol ürünlerini satın aldığımız ve diledikleri zaman ambargo koyarak bizi kıvrandırıp tehlikeye düşüren dost yüzlü düşmanlara ne kadar borcumuz var? Bunlar da açıklanmalı. 5- MKE ve diğer benzeri kuruluşlar, Ankara ve Kırıkkale'de neredeyse tüm savunma gereçlerimizi üretiyordu. Kırıkkale'de neredeyse tüm kenti uçuracak kadar bir sabotaj oldu. Diğer yerli savunma sanayilerimiz de var mı? yok mu? bilinmez hale geldiler. Dahi mühendisleri üst üste öldürülüp intihar süsü verildi. Bari ithalatı azaltmak için, savunma sanayiimiz yeniden canlandırılmalı.

YEŞİL POLİTİKA
*1989’da bir uçak dolusu gönüllü Azerbaycana gitmiştik. Baku’da tek cami vardı veya biz yalnız orayı gördük. Secdede başımızı koyduğumuz yerlerde Kibrit kutusu kadar kırmızı bir taşlar vardı.. Bunların ne olduğunu sordum; “Kerbela toprağı!” dediler. Cami Müştemilatında bir de medrese olarak kullanılan salon vardı Hocalar talebelere ders veriyorlardı. Beni ve yanımdaki arkadaşı hoş tuttular. Hocalara: “Şii öğretisine göre mi ders veriyorsunuz?” diye sordum. “Hayır burada Özbekistan ve Türkmenistan’dan gelen öğrenciler de var; onlara Sünni içtihadına göre ders veriyoruz; sorabilirsiniz” dediler. O öğrenciler, Sünni, inancına göre ders aldıklarını söylediler.
***
Sayın Devlet Bahçeli’nin sınırlarımız dışında kalan Türk Topluluklarını ziyaret etmesini, büyük takdirle karşılıyorum.
*Özellikle Batı Trakya Türkleri çok yalnız durumda. İstanbul Rumlarının sahip olduğu tüm haklara ve olanaklara onların da kavuşması şart.
*Kuzey Irakta ve Suriye’deki Türk ve Türkmenler de, itilip kakılıyor. Dilleri unutturulmaya çalışılıyor. Devletimizin Suriye’ye karşıt uyguladığı dış politika, oradaki Türkleri korumaya ve canlandırmaya yönelik değil nedense!
***

UCUZ VE YENİLEBİLİR ENERJİ


Nedense ülkemizde bol olan yakıcı güneş ışığından ve rüzgardan elektrik üretmeye hiç yönelmiyoruz. Yapılan bir iki örnek varsa da, göstermelik! Almanya’da fırtınaların estiği yüksek dağlar yok! Bizdeki gibi yakıp kavurucu güneşli alanlar da yok. Fakat elektrik enerjilerinin önemli bir kısmını bu iki yoldan üretiyorlar.
Şimdi nükleer santraller yapmaya yöneldik. Bunun için yapılacak gider, tüm ülkeyi güneş ve rüzgar enerjisi tesisleriyle donatmanın belki yüzlerce katı olacak. İran gibi, uranyumu saflaştırmayı düşünmüyoruz. Nükleer santrallerin her bir parçası nı ve yapımını, yabancılara yaptıracağız. Borçla ve cari açıkla bulduğumuz dövizler, tümüyle yabancılara gidecek.
Oysa yenilenebilir enerji kuruluşlarının tümünü kendimiz yapabiliriz. Bunlar çok karmaşık değil, daha kolay ve ucuz şeyler. Kaldı ki, yenilenebilir enerji kaynakları yalnızca güneş ve rüzgar değil! Tüm bitkisel ve organik atıklar, kanalizasyonlar, yapraklar; köylerin ve kentlerin çöplerinden de elektrik üretilebiliyor. Bunların tümünü kullansak, petrol ithal eden değil; elektrik ihraç eden bir zengin ülke oluruz.

nazifkurucu@hotmail.com www.nazifkurucu.com.tr